15 Aralık 2012 Cumartesi

Charlie Wilson's War


Yönetmenliğini Sam Mendes in yaptığı George Crile tarafından 2003 yılında yazılmış ''the extraordinary story of the largest covert operation in history'' adlı kitaptan Charlie Wilson's War Mike Nichols tarafından sinemaya uyarlanmıştır. Başrollerde Julia Rubberts Tom Hanks Philip Symour Hoffman ve Amy Adams rol almaktadır.
Charlie Wilson Savunma Ödenekleri Komisyonu sorumlusu A.B.D görevlisidir. Sosyetik bir güzelle aşk yaşamakta kokain partilerine katılmakta ve ofisinde bir ton güzel kız çalıştırmaktadır. 

Houstonda'ki bir arkadaşının ricası üzerine Afganistan Savaş Komisyonu başkanıyla görüşmeye gitmesiyle olaylar gelişmeye başlar. Komisyon başkanı Afganistan adına A.B.D den; 1. Dünya savaşından kalma silahlarla savaşmak zorunda kaldıklarını Rus silahları karşısında ellerinde olan cephanenin çok yetersiz olduğundan bahsedip yardım ister ancak durum pekte iç açıcı değildir. Filmin bu sahnesinde Charlie'ye içecek birşey isteyip istemediğini sorduklarında cevabın 1 bardak viski lütfen olması Amerikanın aslında olaylara ne kadar yabancı ve o kültüre    dünya üzerindeki mesafeden daha uzak olduğu vurgulanmıştır. Charlie elinden geleni yapacağı konusunda söz verir ve çıkarken başkanın teklifi üzerine Peşavar daki mülteci kamplarını ziyerete gider.
Peşavar'a vardıklarında karşılaştığ manzaranın umduğundan çok daha kötü olduğunu farkeden Charlie halkla konuşmaya başladığında ise Rusların tüm kaçanları yakalayıp köy meydanlarında yan yana yere yatırıp tankla üstlerinden geçtiğini, yerdeki el bombasını oyuncak sanan bir çocuğun kollarını kaybettiğini öğrenir. Bölgeye yiyecek yardımı geldiği bir ana denk geldiğinde ise insanların bir avuç pirinç için birbirlerini öldürdüklerini görür.

Ülkesine döndüğünde tüm yasal yolları denemesine rağmen hiç bir olumlu cevap alamamıştır. Bunun üzerine bir CIA yetkilisiyle görüşüp Afganistanı yardım götürebilmeyi teklif eder ve zeki hamlelerle israilinde  desteğini alarak Mısır üzerinden Afganistana silah yardımı yapılır ve Amerikadan ilk başta 5 bin dolarlık yardım 1 milyon dolara yükseltilir.

Peki herşey yoluna girdi mi? Görüldüğü gibi bu soruya cevap vermeye gerel yok sanıyorum ki..

Bu filmde çok fazla Amerikan propagandasını hissetmemiş olmama rağmen usa in günah çıkarmaya çalıştığı oldukça açık. Zira Afganistanda milyonlarca insanın öldüğü günlerde buna sessiz kalan abd nin tek bir adamının Afgan halkına yardım ettiğini görüyoruz.  Charlie Wilson Rusların başlattığı savaşı kazanmış ve binlerce insanın hayatını kurtarmıştır..


11 eylül saldırılarından sonra ortadoğuya yapılan bu yardımın kendilerine çok pahalıya mal olduğunu gören ABD Türkiyeyide içine alan ortadoğu üzerinde birtakım değişiklikler yapılması gerektiğini öne sürmüştür. Ortada bu konu ile ilgili bir sürü haber dolaşmaktadır ancak biz buna kısaca Büyük Ortadoğu Projesi diyoruz.

13 Aralık 2012 Perşembe

Doğal Yaşam Parkı Adında Ölüm Yasası




Bu yasa teklifi hayvanlarımızın ölüm fermanı...
Aşağıda TBMMye sunulan, tüm hayvanların Doğal Hayat Parklarına toplanmasına sokakta sahipsiz hayvan bırakılmamasına yönelik metinleri bulacaksınız.
-Sokakta sahipli veya sahipsiz hayvanlar başı boş bırakılamayacak. yani sokata kedi ve köpek olmayacak.
-Sahipsiz hayvanlar bu toplama kamplarına "Hayvan bakımevlerinde kısırlaştırılıp aşılandıktan sonra kayıt altına alınan sahipsiz hayvanların, hayvan bakımevlerinde yeterli yer olmadığı takdirde sahiplendirilinceye kadar bakıldığı ve hayatlarını etolojik ihtiyaçlarına uygun olarak sürdürdükleri" ifadesine bakıldığında kedi köpek tüm hayvanların bu yerlere doldurulucaklarıda açıkça ifade edilmiştir.
-Şu anda var olan bakımevlerinde 50 tane hayvana sahip çıkmaktan aciz belediyeler onlarca hayvanın karnını nasıl doyuracaklar?
-Pitbull ve diğer tehlikeli hayvanlar için ''sahiplerinin 3 ay içinde bakımevlerine teslim ermek zorundalar'' ibaresini koymuş. şehirlerin büyük bir kısmında bakımevi yokken bu hayvanlar nereye konacak?
  Yasanın özellikle kedi ve köpeklerin yaşam haklarına saldırdığını belirtmek istiyorum. Doğal Yaşam Parklerı adı altında Doğal Ölüm Parklero oluşturarak hayvanlarımızı yok etmeye yönelik maddeler getirmiştir. 
Unutmayalım ki bu dünya sadece bizlere ait değil...

3 Aralık 2012 Pazartesi

Öteki

Günümüzde acımasız olan insanları önceki dönemlerin geri kalmış kültürel aşamaları olarak değerlendirmek zorundayız; insanlığın sıradağları başka yerde gizli kalan daha derin oluşumları açıkça sergilemektedir. Onlar kalıtım sürecindeki bir tür kazadan dolayı beyinleri pek hassas ve çok yönlü olarak gelişmeyen geri kalmış insanlardır. onlar bize, hepimize bir zamanlar insan olarak aslında ne olduğ akatumuzu göstermekte ve bizi korkutmaktadırlar. fakat olay şu:bir granit parçası granit olmaktan ne kadar sorumluysa onlarda bundan o kadar sorumludur. beyinlerimize aynı zamanda aklın o durumunun izdüşümü olan helezonlar olmalıdır, tıpkı varlığımızın anımsatıcısı olan balıkların bireysel insan organlarının yapısında araştırılabilir olması gibi... ama bu izler ve helezonlar çok değişmiştir. artık duygu ırmağımızın aktığı yatak değildir.

                                                                                                       İnsanca Pek İnsanca/43 - Friedrich NETZSCHE
helezon: sonu gelmeyen çember.tam çemberin bir ucu diğer ucuyla birleşecekken, başka bir düzlemde yeni bir çemberin başlangıç noktasının doğuşu.. ve alt çemberde de aynı biçimde devam etmesi. öyle bir döngü ki, referansı kendisine değil. bir sonraki döngüye havale ediyor sürekli. ama o da devrediyor bir sonraki çembere. insanı korkutan bir yanı var bu şeklin. girdabın insanı tutması mı korkutuyor ? yoksa şu sonsuzluk* fikri mi ürkütücü ? kaynak: http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=helezon

                                                                           
Yaklaşık 2 yıl önce bu kitaba başladığımda ilk sayfayı bir kaç kez okumama rağmen anlamamamı ''bu kitabin çevirisi kötü galiba'' ya bağlamıştım. bugünlerde yine okuma girişiminde bulundum ve aldım kitabı elime... inanılmaz bir beyin fırtınası inceden zekice ve aynı zamanda olabildiğince nazik insan eleştirmeleri. bir kez daha hayran kaldım saygı duydum...

5 Kasım 2012 Pazartesi

Bir Palyaçonun Ayakkabıları


İngiliz casus Lawrens'in ''bir aydan fazla dayanmaz'' dediği medinenin teslim olmayışının üstünden iki ay geçer.Kenti kuşatan ingiliz ordusu şaşkındır ! Lawrens'in bilgisine göre içerideki fahrettin paşa ve askerlerinin yiyeceği, içeceği en fazla bir ay yetecek kadardı. oysa iki ay geçmişti aradan ve medinenin direklerinde hala teslimiyeti simgeleyen beyaz bayrak yerine Türk bayrağı dalgalanıyordu !
Kuşatmanın dördüncü ayında ingilizler Medine'nin kendilerine ha bugün ha yarın teslim edileceğini beklerken, direniş altıncı ayınıda tamamlar.
sekiz ay geçer aradan... on ay... ve tam 1 yıl.. Fahrettin Paşa ve askerleri yiyecekleri bitince develeri, atları yemeye başlar, öyle ki, direnişin son döneminde çekirge yiyip kaynattıkları at sidiğini bile içmek zorunda kalırlar. 
İngiliz komutan hastalıklarla birlikte ölümlerinde artmasıyla birlikte teslim olmak zorunda kalan Fahrettin Paşa'ya öylesine hayran kalır ki, Paşa ve subaylarına esir muamelesi yapılmamasını emreder. Dostluğun göstergesi olarakda Fahrettin Paşa ve subaylarının kılıçlarına dokunmaz. Hatta, direnişin son günü Fahrettin Paşanın onuruna bir akşam yemeği verir.
Yedikleri son yemek çekirge olan Türkler arasında bu davet büyük bir sıkıntı yaratır. Çünkü, ingiliz sofrasının gelenek ve göreneklerini bilmemektedirler. Tüm gözler bir kişiye çevrilir. Nurettin Artam.. O, ingilizce bilmenin yanında frenk adetlerinden de haberdardır. Nurettin bey arkadaşlarını rahatlatan bir konuşma yapar: ''korkmayın bana bakın. Ben ne yaparsam sizde onu yapın. böylece ingilzilere mahçup olmayız.''
Sofrada Nurettin Paşa ne yaparsa herkez aynısını tekrarlar ne varki ilerleyen saatlerde içkininde etkisiyle herkes kuralları unutur. Nihayet hizmetçiler herkesin önüne içi su dolu tasları koyar. o an, sohbet kesilir ve tüm başlar Nurettin Artam'a döner. 
Disiplini bozdukları için arkadaşlarına kızan Nurettin beyin aklına hınzır bir fikir gelir: el yıkamak için getirilen su tasını bir dikişte içer... Bunun üzerine sofranın Türk tarafında oturan konuklar hiç tereddüt etmeden aynı hareketi yaparlar ! Yemeğin onur konuğu arkadaşlarının mahçup duruma düştüğünü gören ingiliz komutan hayran olduğu insanların kendi subayları tarafından alay konusu olmalarına gönlü razı olmadığından önündeki su tasını alır ve bir dikişte içer. ingiliz subaylarda çaresiz komutanları ne yaptıysa aynısını yaparlar !
Medine direnişinde Fahrettin paşanın şifre subayı Kadri Aksaraydır. o yıllarda soyadı kanunu olmadığından askerler doğdukları kentle anılırdı. on yedi yaşındaki Kadri, harp okulunda öğrenciyken, subay adayı olarak Medineye gönderilir. çekirge yiyip at sidiği içen genç adam kurtuluş savaşı ardından Türkiyenin pek çok bölgesine subay olara gönderilir. Ankaradayken oğlu Çankaya ilkokulunda öğrencidir. Birde arkadaşı vardır Saffet... iki kafadar, okual giderken mutlaka her sabah okulun kenarındaki tepeye çıkarlar çocuklar biliyordurki Atatürk sabahları o yoldan yürüyerek inmektedir Çankayaya.
Yine bir sabah Kadri beyin oğlu hızlı adımlarla varır küçük tepeye. Bu sabah saffet hasta olduğu için selamı tek başına verecektir..
Atatürk etrafındakilerle sohbet halinde tepenin önünden inerken çocuk başını hızla öne eğer, selamı çakar... O an bir ses duyulur; ''çocuk bugün yalnızsın sarı yokmu sarı?'' çocuk başını usulca kaldırır o ne? Atatürk durmuş, tepeye bakıyor! hastalandığı için oarada olmayan arkadaşı saffet sarışındır! Mustafa Kemal onca Dünya sorunu içinde küçük tepeden selamlayan iki çocuğun farkındadır. çocuk önce gülümseyerek doyasıua bakar sonra toparlanarak cevap verir. ''bugün hasta Paşam.. Yarın..''
o çocuk tiyatro ve karikatür sanatımızın büyük ustası, ayakkabılaeın en komiği olan palyaço ayakkabılarıyla tüm çocukları güldürecek Altan Erbulaktır!
Altan Erbulak ilk karikatür sergisini Güzel Sanatlar Akademisinde öğrenci olduğu yıllarda Bakırköy istasyonundan 8.15 te kalkıp Sirkeciye giden banliyö treninde açar. HEr sabah arkadaşlarıyla buluştuğu vagonun pencerelerine karikatürlerini asan erbulak, yolcuların sanki trene her binişte karşılaştkları doal bir olaymış gibi hiç şaşırmadan yorum yapmalarını, birbirleriyle konuşarak düşüncelerini belirtmelerini bir köşeden ağzı bir karış açık izler.
Altan Erbulak, futbol karşılaşmalarını izleyerek çalıştığı gazetede maçı karikatürlerle anlatırdı. İstanbul İnönü Stadyumunda  bir fenerbahça-galatasaray maçı oynanacak. Tribünler tıklım tıklım olduğu için kapılan maçın başlamasından saatler önce kapatılır. Stadın bir kapısı açıktır orasıda basın şeref tribününün kapısıdır.Oradanda içeri kim girer? adı üstünde devlet adamları, mülki amirler va basın kartı olanlar... ee tabi birda htrı sayılır birinden torpili olanlar..
Kalabalığın arasından çıkan bir adam elindeki kartviziti kapıdaki görevliye uzatır. ''şeeyyy bunu size vermemi istediler.'' Daha önce okuduğu kartvizitlerden hiçbirini içeri almayan görevli karşısındaki adamı kovmadan önce ne olur ne olmaz diye kartın arka yüzünü çeviren görevlinin gözleri fal taşı gibi açılır.''siz lütfen içeri buyrun'' diyerek ünlü sanatçının arkadaşını içeri alır. İçeri giremeyenler bozulurken kendi aralarında söylenir. ''Duymadınız mı Altan Erbulak ın yakınıymış''
O gün kapıdan içeri giren adam Altan Erbulan'ın ta kendisidir!
Bir önceki Fenerbahçe-Galatasaray maçına giden erbulak basın kartıyla içeri girmeye çalıştığında aynı görevli tarafından durdurulur.. Ünlü sanatçı ''ben Altan Erbulak'' desede görevli karşısında duran 1.64 boyundaki adama bakarak şunu söyler:''sahtekar koskoca altan erbulak böyle mi olur?''
Altan Erbulak tarihimizde kendi kartvizitiyle kendine torpil yapan tek insandır!

 Bir Çift Ayakkabı-Sunay AKIN Derlenmiş ve Düzenlenmiştir.

12 Ekim 2012 Cuma

Gözleri Oyulan Freskler

Ahmet Kutsi Tecer in ''orda bir köy var uzakta'' şiirindeki lirizmi kavrayamadan, onun Anadolu'dan uzak kırsal kesimdeki hayata uzaktan bakan biri olarak algılamak büyük bir hatadır.''Ben ömrümün sonuna kadar Anadolu'yu dinleyeceğim ve onun sesini dinletmeye çalışacağım'' diyen Tecer, neredeyse ülkeyi köy köy gezmiş ve pek çok halk şairini ortaya çıkarmış, topluma kazandırmıştır.
O halk şairlerinden biri de, muhtaç olmasın diye, parasını evden kaçan karısının ayakkabısının içine koyan terk edilmiş koca Aşık Veysel dir!
Metin Erksan, 23 yaşında, genç bir yönetmen, Aşık Veysel'in hayatını filme çeker. Senaryosunu Bedri Rahmi Eyüboğlunun yazdığı filmde, bir başka adamla kaçan kadının öyküsü son derece usta bir anlatımla sunulur izleyiciye: Kaçan iki sevgili Kapadokyaya gelir ve gece terk edilmiş bir kilisede gizlenirler. Adam sabah kasabaya gidince kadın tek başına uyanır.Kilisenin duvarında İsa peyganberin gözleri oyulmuş resmini görür. Anadolu'da resmin günah olduğuna inanan müslümanlar, canlılıklarını kaybettirebilmek için kilisenin duvarındaki fresklerin gözlerini oyarlar! Metin Erksan bu müthiş sahneyi şöyle anlatır: ''kız uyanın uyanmaz karşısında Veysel'i görmüş gibi oldu. Birden bir çığlık attı. Ayağa kalktı. sağa koştu;duvarda altı veysel ona bakmakta. sola koştu, orada da gözleri olmayal altı havari ona bakıyor. O sahnede kızın telaşıyla birlikte, orkestra eşliğinde Ruhi Su'nun sesinden Pir Sultan Abdal duyulur.
Oldu olacak, şunuda yazalım: Sansür kurulu, tarlaların görüldüğü sahnelerde, başakları çok kısa ve cılız bularak ''türk topraklarının böyle bereketsiz olamayacağı'' gerekçesiyle o sahneleri filmden kaldırır. 1952 yılında çekilen filmde Aşık Veysel'in yaşadığı Sivas'ın şarkışla ilçesindeki son derece gür bereketli hasat sahnelerine aldanmayın. Bu sahneler. o yıllarda Amerika propogandası için çekilen filmlerden kesilerek, Aşık Veysel'in hayatına eklenmiştir!
O yerle Sivas değil Amerika'nın Hudson Ovasıdır.
alıntı: sunay akın-bir çift ayakkabı. Düzenlenmiştir.

9 Eylül 2012 Pazar

Üvercinka

Böylece bir kere daha boynunlayız sayılı yerlerinden
En uzun boynun bu senin dayanmaya ya da umudu kesmemeye
Lâleli'den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız

Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun
Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez
Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil
Aydınca düşünmeyi iyi biliyorsun eksik olma
Yatakta yatmayı bildiğin kadar
Sayın Tanrıya kalırsa seninle yatmak günah, daha neler
Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının
Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde
Her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor
Bütün kara parçaları için
Afrika dahil
Senin bir havan var beni asıl saran o
Onunla daha bir değere biniyor soluk almak
Sabahları acıktığı için haklı
Gününü kurtardı diye güzel
Birçok çiçek adları gibi güzel
En tanınmış kırmızılarla açan
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil
Birlikte mısralar düşürüyoruz ama iyi ama kötü
Boynun diyorum boynunu benim kadar kimse değerlendiremez
Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek
İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar
Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar
Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlar
Bütün kara parçalarında
Afrika dahil
Burda senin cesaretinden laf açmanın tam da sırası
Kalabalık caddelerde hürlüğün şarkısına katılırkenki
Padişah gibi cesaretti o, alımlı değme kadında yok
Aklıma kadeh tutuşların geliyor
Çiçek Pasajında akşamüstleri
Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor
Bütün kara parçalarında
Afrika hariç değil.
 
Cemal Süreya

28 Ağustos 2012 Salı

Spor İçin Doğa Katili Olmak

Doğayla bağınızı kaybederseniz, insanlıkla da bağınızı kaybedersiniz. Doğayla hiçbir ilişkiniz yoksa, zamanla katile dönüşürsünüz; yavru fokları, balinaları, yunusları, insanları çıkar için, "spor" olsun diye, yiyecek için ya da bilgi için öldürürsünüz. O zaman doğa sizden korkar, güzelliklerini geri çeker. Ağaçlar arasında uzun yürüyüşlere çıkabilir, hoş mekanlarda kamp yapabilirsiniz, ama yine de bir katilsinizdir, dolayısıyla o güzelliklerle dostluğunuzu kaybedersiniz.

Büyük bir olasılıkla hiçbir şeyle, karınızla ya da kocanızla ilişkide değilsiniz; hep kendi özel düşüncelerinizle, zevklerinizle, acılarınızla uğraşırsınız. Kendi karanlık, soyut dünyanızda yaşarsınız, buradan kaçış yolunuz daha da koyu karanlıktır. İlgi alanınız umursamaz, kolaycı ya da şiddet dolu kısa bir yaşam sürmektir. Sizin sorumsuzluğunuz nedeniyle binlerce insan açlıktan ölür ya da kıyıma uğrar. Dünyanın düzenini yalancı, ahlaktan yoksun siyasetçilere, entelektüellere, uzmanlara bırakırsınız. Kendi içinizde bütünlüğünüz olmadığı için ahlaktan ve dürüstlükten yoksun, yalnızca bencillik üzerine temellenen bir toplum kurarsınız. Sonra da yalnızca sizin sorumlu olduğunuz bütün bu şeylerden deniz kıyısına ya da ormana kaçar ya da "spor" yapmak için silah taşırsınız.

Bütün bunları biliyor olabilirsiniz, ama bilgi dönüşüm yaşamamızı sağlamaz. Ancak bütünlük duygusuna sahip olduğunuzda evrenle ilişkide olabilirsiniz.

Jiddu Krishnamurti


26 Ağustos 2012 Pazar

Charles Bukowski ''Etki Ve Tepki''





Adını büyük harflerle başlattığım
En iyilerimizin sonu genellikle kendi ellerinden olur
sırf uzaklaşmak için,
ve geride kalanlar
birinin onlardan
uzaklaşmayı neden isteyebileceğini
bir türlü tam olarak anlayamazlar.



Hayat
Gitgide dayanılmaz oluyor
Buzdolabında çocuk ölüleri
Sokak korkusu, anason yalazı
- Beni niye kimseler sevmiyor?
...
Ki ben Hiçlik’e adanmış bir asansör kuğusu
Üçüncü kattan sonrasını hatırlamıyorum
Boynumu büküp kıvrılıyorum
-Ama niye beni hiç kimseler sevmiyor?

Kendi küçük harflerime sığınıyorum...

20 Ağustos 2012 Pazartesi

Tut ki Gecedir






Tut ki gecedir
karanlık sıvaşır ellerine camlardan
birden kırmızıya döner
trafik ışıkları
kükürtlü dumanlar yükselir
korkuya batmış
camkırığı adamlardan
tehlikeye büyür sakalları
Tut ki gecedir
ihbarlar birer sansar
bir telefondan bir telefona atlar
yeraltı örgütleri tetik üstünde
adres değiştirmiş silah kaçakçıları
...
fahişeler birbirinden kuşkulanıyor
tut ki gecedir
katiller huzursuz
hırsızlar sinirli
hainler ürkekçedir
elleri telefona kendiliğinden uzanır
ihanete gece müthiş bir gerekçedir
ihbarlar birer sansar
bir telefondan bir telefona atlar

İhanet bir bimecedir!




● | Attila İhan |

Titanlardan Rhea ve Cronos'un Kızı Hera

 Romalılar junon derdi..hera'ya...cronos'un büyük kızı olan hera aynı zamanda baş tanrının karısıdır. zeus kendisine bir hayat arkadaşı aradığı zaman o henüz sütannesi markis ile birlikte yaşayan genç bir kzdı, ve markis onu hiç yalnız bırakmıyordu. bununla beraber bir kış mevsiminin çok soğuk bir gününde hera ıssız bir yerde yalnız başına bulunuyordu. birden bire soğuktan üşümüş, titreyen bir kuğu geldi ve omzuna kondu. üşüyen kuşa acıyan hera onu yakalayıp ısıtmak için göğsüne yasladı. oysa bu bir kuş değil baş tanrı zeus'tu...
zeus emrahvari bir dille hera'ya şu cumleleri soyledi..."hera, dedi istiyorum ki sen benim karım olasın, büyük gözlü güzel tanrıça benim peşimden gel, olymposta parlak bir that üzerinde ve benim sağımda oturarak saltanat sür"
hera bu cazip teklifi geri ceviremezdi ama zeusu süründürmeliydi..canım düsünmem lazım dedi sana cevabımı yakın bir tarihte ileticem dedi...zeus'da tamam güzel kız beklerim dedi...
ve sonunda hera razı oldu ve baş tanrı düğünü yapmak için karısını kitheron dağının ormanlarla süslenmiş en yüksek tepesine götürdü. tanrıların evlenmesine sevinen ağaçlar onları selamlamak için dallarını eğdiler ve çeşmelerden ambrosia kokusu yayıldı. bütün tanrı ve tanrıçalar bu düğünde bulunmak için olymposdağından aşağı indiler. düğün çok muhteşem oldu. düğünde göklerin ve yerin bütün tanrıları, perileri hazır bulunmuştu. düğüne yalnız khelone adındaki bir peri kızı gelmemişti. bu yüzden tembelliğinin cezası olarak onu ağır hareketin ve hantallığın sembolü olan kaplumbağaya çevirdiler. hera baş tanrının elinden tutar tutmaz yaldızlı bir bulut onları neşe içinde olympos'un tepesine zeus'un sarayına götürdü.
güzel tanrıça hera o günden sonra; ölümsüzler arasında, baş tanrının karısı, olympos'un sultanı olarak kaldı. ilahi otoriteyi kocası ile birlikte paylaştı. o'da zeus gibi bazen göğün en yüksek yerinde gürler, öfkeye kapıldığı zaman rüzgarın zincirlerini çözer, denizleri altüst ederdi. denizlere sözünü geçirir ve bazen ayaklarının altında parlayan yıldızlara bile karışır onları idare ederdi.
olympos'ta oturan bütün tanrıçaların en güzeli en çok saygı göreni idi. kocasının sarayında toplantı salonuna girdiği zaman bütün tanrılar ayağa kalkar onu selamlarlardı. onun öfekiside zeus'unki gibi korkunçtu, tahtında otururken sinirlendiği zaman bütün olympos'u titretirdi.

titredim.:)

10 Ağustos 2012 Cuma

Doğru Olanı Yapmak Her Zaman Mutlu Etmiyor Olric


Yutuluyorum olric, doğru olanı yapmak her zaman mutlu etmiyor olric. Mutlu olmak adına tüm düşüncelerimi bir kenara bırakma arzusuyla yırtarken yazılmışları, yaşanmışlıkları ki ben mutluydum olric. Mutluyduk, mutluymuşum. Biliyorum ki artık kendi istemedi mi gelmeyecek mutluluğum, sahip olmayacak hayatımıza olric. İşte bu yüzden al yalnızlığımı ört üzerine, al yalnızlığımı olric. Giderken hiç gitmeyen, kaçarken hep beni izleyen her adreste karşıma çıkan sensin olric. Bak yağmur yağıyor yine üstelik gri, bu aralar yağmurların rengi hep gri. Sen yağmur ve bir bardak demli çay birbirinize ne de çok yakışıyorsunuz. Sen çayı çok seversin olric, yağmuru da ben. Sensiz çay ısıtmıyor içimi olric, bilmiyorsun ki koca bir ömrü harcamak dedikleri gerçeğin altını seninle çizdim ben. Seni özlüyorum, yağmur içimde hep seni özlüyorum olric, bul beni !..Çek çıkar düştüğüm kuyudan..! Ki biliyorsun ben var halimle yok olma çabasındayım, nefes aldığın her anı hayat...
a döndürememenin telaşındayım !..Yazıyorum olric okuya okuya bul beni..!

Ne imla, ne satır arası, ne paragraf boşluk yok olric, dopdoluyum. Buralarda kalakaldım olric, bir o kadar durgun öyle bir şey işte, görüyorum ki benimle birlikte hiçbir şey kalakalmıyor. Zaman durmuyor, insanlar durmuyor, rüzgar esiyor yine sular akıyor, saat inadına tik tak akşam oluyor, sabah oluyor, ağaçlar bir döküyor yapraklarını bir çiçek açıyor. Ben hariç hiçbir şey kalakalmıyor olric. Hüzne bulanmadan yaşanmıyor ki olric. İlk açılan yaranın bir daha kapanmayacağını, ilk kopan fırtınanın ömür boyu dinmeyeceğini hep ilk olanın ne varsa aniden değiştirivereceğini nereden bilebilirdin ki olric..! Şehirler değiştiriyorum olric. İçimden şehirler geçiyor sen her durak da duruyor inmiyorsun’ lara takılıp kalıyorum. Şehirler değişiyor olric, ben değişiyorum, değiştikçe kanıyorum !..Dünya’ da değişiyor ya, bir yaşanmışlıklar olduğu gibi duruyor işte..! Sen yok desen de ay dolunay işte. Ve ben vazgeçip her şeyden ; Hayatlardan bir gölge gibi çekiliyorum uzaklara…

Oğuz Atay - Tutunamayanlar

9 Ağustos 2012 Perşembe

Felç Olmuş Hamlet Gibi Hissetmek

...
  Kendimi felç olmuş Hamlet gibi hissediyorum. Ama şu farkla:Harekete geçmezsem öleceğimi hissediyorum ama Hamlet bunun tersini hissediyor. Hamlet için olmak eyleme geçmemek demek; eyleme geçmek, ölmek, yani olmamak.
Olmak mı yoksa olmamak mı? İşte bütün mesele bu:
Zihnimizin acı çekmesimidir daha soylu olan
Zalim kaderin yumrukları ve okları karşısında
Yoksa bir bela denizine karşı silahlanıp
Hepsine son vermek mi? Ölmek, uyumak sadece...

 Diğer bi deyişle olmak, kişinin kaderinden dolayı acı çekmesi, hiçbirşey yapmayıp böyle yaşayıp gitmesi, olmamak ise eyleme geçmek, silahlanıp ölmektir. Eyleme geçmek ölmekle eşanlamlı olduğundan, Hamlet neden harekete geçmediğini bildiğini belirtmektedir: Ölüm korkusu ve ölümden sonraki bir şeyden korkması, onu bir korkak yapmakta ve iradesini kırmaktadır

  Dolayısıyla Hamlet için olmak durağanlık acı korkaklıktır.; olmamak ise cesaret girişim ve eylemle bağlantılıdır. En azından herkesin asırlar boyunca bu sözlerden anladığı budur.

  Evet. sonunda, Hamlet nihayet hain amcasına karşı harekete geçtiğinde ölür. Belki bunun yazgısı olduğunu başından biliyordur. Ama olmak eylemsizlikle bağdaştırılamaz. Yaşam ve eylem fazlasıyla aynıdır. Olmak, hiçbirşey yapmamak anlamına gelemez. Hamlet donup kalmıştı çünkü onagöre eylem bir şekilde olmamakla bağlantılıydı; ve bu yanlış denklem, bu sahte eşitlik, asla tam olarak anlaşılamamıştır.





                                                                                          Bir Cinayetin Psikanalizi/JED RUBENFELD
                                                                                                                s.271-272

4 Ağustos 2012 Cumartesi

Hani Kurşun Sıksan Geçmez Geceden






Yiğit harmanları, yığınaklar,
Kurulmuş çetin dağlarında vatanların.
Dize getirilmiş haydutlar,
Hayınlar, amana gelmiş,
...Yetim hakkı sorulmuş,
Hesap görülmüş.
Demdir bu...

Demdir,
Derya dibinde yangınlar,
Kan kesmiş ovalar üstünde Mayıs...
Uçmuş, bir kuştüyü hafifliğinde,
Çelik kadavrası korugan'ların.
Ölünmüş, canım,ölünmüş
Murad alınmış...

Gelgelelim,
Beter, bize kısmetmiş.
Ölüm, böyle altı okka koymaz adama,
Susmak ve beklemek, müthiş
Genciz, namlu gibi,
Ve çatal yürek,
Barışa, bayrama hasret
Uykulara, derin, kaygısız, rahat,
Otuziki dişimizle gülmeğe,
Doyasıya sevişmeğe,yemeğe...
Kaç yol, ağlamaklı olmuşum geceleri,
Asıl, bizim aramızda güzeldir hasret
Ve asıl biz biliriz kederi.

İçim, bir suskunsa tekin mi ola?
O Malta bıçağı,kınsız,uyanık,
Ve genç bir mısradır
Filinta endam...
Neden, neden alnındaki yıkkınlık,
Bakışlarındaki öldüren buğu?
Kaç yol ağlamaklı oluyorum geceleri...
Nasıl da almış aklımı,
Sürmüş, filiz vermiş içimde sevdan,
Dost, düşman söz eder kendi kavlince,
Kınanmak, yiğit başına.
Bu, ne ayıp, ne de yasak,
Öylece bir gerçek, kendi halinde,
Belki, yaşamama sebep...

Evet, ağlamaklı oluyorum, demdir bu.
Hani, kurşun sıksan geçmez geceden,
Anlatamam, nasıl ıssız, nasıl karanlık...
Ve zehir - zıkkım cıgaram.
Gene bir cehennem var yastığımda,
Gel artık...

Ahmed ARİF

3 Ağustos 2012 Cuma

Triskaidekaphobia

13 sayısının uğursuz olduğuna dair inanç bir çeşit korku hastalığı olarak kabul edilmiş olup adı 'triskaidekaphobia'dır. Bu inancın kökleri mitolojik
tanrıların yaşadığına inanılan çağlara, İskandinavya topraklarına kadar gider. Işık ve güzellik tanrısı Balder'in verdiği ziyafete 12 kişi davetli iken, yalanların ve hilelerin tanrısı Loki, davetli olmadığı halde, zorla 13. kişi olarak katılmak ister. Çıkan tartışmada Loki Balder'i öldürür.
İskandinavya'dan Avrupa'nın güneyine kadar yayılan bu mit, Hıristiyan din adamları tarafından Hz. İsa'nın son yemeğine uyarlanır. Bu uyarlamada Balder'in yerini Hz. İsa, Loki'nin yerini de Judas alır. Bu yemekten 24 saat sonra Hz. İsa çarmıha gerilerek öldürüldüğü için Hıristiyanlarda akşam yemeğinde 13 kişi bir araya gelirse bunlardan birinin başına bir felaket geleceğine inanılır.
13 sayısının uğursuzluğuna duyulan inancın kökeninde bir yıl içinde ayın 13 kez dolunay olarak gözükmesinin etkisi vardır...

Hatalı Sınavlar Serisi

Ülkemizdeki eğitim sistemi hakkında hepimizin farklı fikirleri vardır. 6 yaşından itibaren bireler hipodromdaki yarış atları gibi hazırlanmaya başlanır. Ne yazık ki ülkemizdeki eğitim sistemi gerçekten hedefine ulaşmayı amaçlayan şekilde yapılandırılmış değil. Her ne kadar çağdaş anlamda nitelik kazandırılmak istensede yıkılamayan tabular yüzünden bu şekilde devam etmekte. Öğrencilerin becerileri ilgileri yetenekleri hep ikinci planda kalıyor. Ülkemizde eğitime gereken özveri gösterilmiyor. Özellikle gelişim çağındaki bireylere uygulanan eğitim anlayışından sonra birde o zamana kadar öğrendikleri herşeyden sorumlu olarak bir sınava tabi tutup kısa sürede bir sonuç beklenmektedir. Farklı özelliklere sahip bireylerin aynı ortamları ve eğitimi yıllarca paylaşıp böyle saçma bir mantıkla sınava tabi tutarak geleceğine yön vermesini beklemek ne kadar doğrudur?

ÖSYM'nin hatalı sınavlar serisi, eski ÖSYM Başkanı Ünal Yarımağan döneminde başladı.
2010 yılında yapılan KPSS sınavında, 500'ün üzerinde öğrenci Eğitim Bilimleri Sınavı'nda 120 soruda 120 doğru yaptı.
KPSS skandalının yankıları sürerken yeni bir kopya iddiası patlak verdi. Skandalın adı: 2010 Açık Öğretim Sınavı'ydı.
Sınav sırasında bir astsubayın üzerinde çıkan kağıtta sınavın soruları ve cevapları yer alıyordu.
Sınavda kopya iddiaları savcılık tarafından açılan soruşturmayla somut delillere dönüştü ve ÖSYM'nin 6 yıllık başkanı Ünal Yarımağan, istifa etmek zorunda kaldı.
Yerine Yusuf Ziya Özcan geçti, ancak sınav skandallarının arkası kesilmedi.
YGS skandalı
Bu defa da YGS'de şifre iddiaları patlak verdi. Şifre iddiaları uzun süre gündemden düşmedi.
Hedefteki isim YÖK Başkanı Ali Demir'di, önce "Şifre yok" dedi, sonra "Şifre var, kopya yok" dedi.
Demir'in bu açıklaması cumhurbaşkanı ve başbakan dahil bir çok siyasiyi tatmin etti, ancak sınava giren öğrenciler endişeliydi.
Sonuçlar yanlış hesaplandı
Sınav sonuçları tüm bu tartışmaların gölgesinde açıklandı. Bu defa da bazı öğrencilerin puanlarının yanlış hesaplandığı ortaya çıktı.
Öğrenciler sınav sonuçlarına itiraz etti. Bu tartışmaya da son noktayı ÖSYM Başkanı koydu. Özcan, "Hesapta yanlışlık yok, bir kaç öğrencinin soru ve cevap kağıdı eksik hesaplanmıştı, çözüldü" dedi.
Kitapçıklar kayboldu
Aynı YGS'nin üçüncü skandalı kayıp kitapçıklar oldu. Diyarbakır'da ygs'ye giren 4 öğrencinin cevap anahtarı kayboldu. YGS puanları hesaplanamayan öğrenciler LYS'ye girmeye hak kazanmış sayıldı.
YGS'yi ALES takip etti. İzmir'de yapılan sınavda kitapçıklardaki soruların eksik ve sayfa sıralarının karışık olması nedeniyle manisa'dan yedek kitapçık getirildi ve sınav gecikmeli başladı.
Ankara Savcılığı YGS'deki iddiaları araştırmak için açtığı soruşturmada takipsizlik kararı verdi, ÖSYM Başkanı Demir hakkında görevini ihmal iddiasıyla soruşturma izni istedi. ÖSYM'nin izin verip vermeyeceği 23 Haziran'da belli olacak. Tüm gözler ÖSYM'ye çevrilmişken bir skandal daha patlak verdi.
Denklik sınavı
Skandalın adı, yurtdışı yükseköğretim diplomaları denkliği için Seviye Tespit Sınavı oldu. Tıp doktorluğu 2. aşama kitapçığındaki 100 sorudan 75'i geçen yılki soruların aynısı çıktı.

.

27 Temmuz 2012 Cuma

Mavi Randevu



Mavi bir elbiseyle gelmiştin, gökyüzü maviydi..
Getirdiğin rüzgarla ev kokuyordun..
Kolun koluma değiyordu, omzun omzuma..
Mendilin maviydi, gökyüzü maviydi..

Bin dokuz yüz kırk iki baharıydı
Bahçeli pencereler önünde geziyorduk,
Gözlerimiz buluşuyordu, ürperiyordum

Gökyüzü maviydi, mendilin maviydi

Sıcak nefesin yüzüme değiyordu
"Evlenebilir miyiz" diye sormuştum,
Yürüyüşün değişmiş, yüzün penbeleşmişti;
Mavi elbiseler içindeydin, gökyüzü maviydi.

Elini elime verdin, ayrılıyorduk,
Gözlerin gözlerimde, dudakların ıslak,
"Sık sık konuşalım" demiştin; gittin..
Mendilin maviydi, gökyüzü maviydi
                                         
                                                                                                                Celal SILAY
                                                                                             

Galiba...

Mutluluğun sırrı beklentisiz olmanın sınırıyla ölçülüyormuş anladım. Kalbinde zerre payımdamı yok dersin sonra. Ama olmaz. Bu kötü gidişe bir son vermem gerekir. Ama olur. İstesem dünyalara kavuşurum inan. Neden?
Siyah beyaz acılar çekiyoruz hep birlikte. Niteliksiz gölgelerinde hayatın, uzak üç beş kelimesine hapsolmuş yalınlığımızda, kimsesizliğimizde, s**tir çekilmiş bir halde en berbat en ayık hallerimizle birkaç şişeye hapsolmuşken gönlümüz, siyah beyaz acılar çekiyoruz hep birlikte. Eğer birinin sizi anlamasını beklerseniz, bilin ve görün ki, böyle bir şey hiçbir daim olmayacak, hiçbir daim ulaşamayacaksınız bu arzunuza.
-Siz-sız ekli birkaç kelime yakacak en derin yerinizi. Bilmiyoruz ve hiç bilemeyeceğiz. Çünkü kendi kirli düşünceleriyle insan, varoğlu vardır. Bunu kabullendirir kendine.

Benim bütün çabam kimseye muhtaç olmadan yaşamaktır..
İnsanlar hiçbir şeyimi almazlarsa,
- Bana çok şey vermiş olurlar..
Hiçbir kötülük etmezlerse,
- Yeterince iyilik yapmış sayılırlar..       
                                                                                                                             Montaigne

18 Temmuz 2012 Çarşamba

Ben Buraya Çıplak Geldim

Kızsın der kızabilirler
Kaynarken kısabilirler
Bi laf var hep onu derler iyi verirler
Ay gız uyan değilsin külkedisi
Ay gız uyan böyle miymiş sevgisi
Ay gız uyan uyan gelir gerisi
Taşsa onun yüreği o taşısın o zaman
Ay gız uyan akıtırsa yaşını
Derler dayan alıp gitsen başını
Çalış kazan pişir kendi aşını
İsterse kadınını adam olsun o zaman
Ay gız uyan

17 Temmuz 2012 Salı

Yunan mitolojisinin Havva'sı Pandoraa

Grek mitolojisinde geçen Pandora söylencesinde baş tanrı Zeus gök düzeninin hâkimiyetini alıp, ona karşı direnen Titanları cezalandırır. Bunlardan Prometheus Kafkas kayalıklarına zincire vurulup her gün kendini yenileyen ciğerleri kartallara yem edilir. Atlas gök kubbeyi omzunda taşımakla cezalandırılırken, Menoitios yer altı ülkesinde sonsuz karanlığa hapsedilir. Epimetheus’a ise ilk kadın Pandora eş olarak verilip cezalandırılmak istenir. Grek mitolojisinde ilk kadın, bir cezalandırma aracı olarak yaratılır. Diğer tüm tanrılar da kimi özellik ve becerilerini Pandora’ya verirler. Bunun için de ismine “ Tüm Armağan” bütün tanrıların özelliklerini taşıyan anlamına gelen Pandora denilir. Ama atfedilen özellikler hileci tanrıların, başkalaşıma uğramış tanrıçaların özellikleridir.
 
  Tanrılar Pandora’ya özelliklerinden birer parça verirken bir de ona bir kutu armağan ederler. Bu kutu tüm kötülüklerin doldurulduğu bir kutudur. Pandora’ya verilirken kutuyu hiçbir şekilde açmaması da tembihlenmiştir. Ama tanrılar Pandora’nın veya bir başka kişinin bu kutuyu bir gün merakına yenilerek açacağını ve kötülüklerin dünyaya yayılacağını bilerek verirler. Eş olarak gönderildiği Epimetheus bir gün Pandora’nın kutusunda ne olduğunu merak ederek açar. Kutu açılınca dünyaya acılar, hastalıklar, açlık, kıskançlık gibi kötülükler yayılır. Epimetheus hemen kutuyu kapatır. Ardından Pandora onu bu kadar korkutanın ne olduğunu merak ederek kutuyu açar ve kalan kötülükler de yayılır. Ama son anda Pandora kutudan çıkacak olan “umut” u yakalar ve kutuda kalmasını sağlar. Pandora’nın kutusunda yalnızca umut kalmıştır.

   Bu söylencede tüm kötülükler kadına atfedilmeye çalışılmış olsa da, yine de gerçekliği perdeleyememiştir. Pandora tanrıların komplosuna maruz kalıp, tüm kötülüklerin dünyaya yayılmasında Epimetheus’tan sonra istemeden de olsa aracılık yapmıştır. Ancak insanlığa büyük bir iyilikte de bulunmuştur. O da “umut” tur. Kadın, bir ideolojik kimlik yaratımı olan mitolojilerde erkek egemen zihniyetçe yaratıcı tanrıçalık, kutsallık mertebesinden tüm kötülüklerin yaratıcısına düşürülmeye çalışılsa da, ahlaki ve politik toplumların mücadelesinde kadının yaratımları varlığını sürdürmüştür. Söylencenin bir yönü de Pandora’nın kutusunda kalan umudun gücüdür. Bu da tüm insanlara acılara, kötülüklere karşı koyma kuvvetini verme gerçekliğidir. Daha güzel yaşanılası bir dünya için insanlığa direnme cesaretini armağan etmesidir.

Serenad

'Bu dünyada sana kötülük yapmak istiyen insanlar çıkacak karşına ama unutma ki iyilik yapmak istiyenler de çıkacak.Kimi insanın yüreği karanlık,kiminin ki aydınlıktır.Geceyle gündüz gibi!Dünyanın kötülerle dolu olduğunu düşünüp küsme,herkesin iyi olduğunu düşünüp hayal kırıklığına uğrama!Kendini koru kızım,insanlara karşı kendini koru!''

Zülfü Livaneli ,Serenad

15 Temmuz 2012 Pazar

Merhabalar !

Öncelikle sizlere bu işte nekadar acemi olduğumu anlatmakla işe başlayacağım.hayatımda yapmayı planladığım büyük değişikliklerin yanında blog açmak gibi parlak bir fikrin aklıma gelmesi belkide kafamda olan deli düşünceleri yazıya döktüğümde bu düşüncelerden vazgeçmeme sebep olabilir. bilemiyorum.. vazgeçmek iyi bir girişim mi? çevremdeki bir çok kişiye göre evet ancak planladıklarım istediğim gibi yürürse tam olarak herşeye karşı kendimi ifade etmiş olacağım.


Beyin kullanılması gereken bir organdır(diğer organlarda öyle gerçi)  kullandıkça gelişir hızlanır.. lise deki biyoloji öğretmenim YGS-LYS sınav siteminde basmakalıp, tek tip öğrenci modelinin yetişmediğini öne sürerek çözdüğümüz testlerle beyin kıvrım sayımızın artacağını iddia etmişti. o yılın sonunda farkettiğim tek gerçek hayal gücümün ne kadar köreldiği ve yaşama heyecanımı merakımı isteğimi kaybettiğim oldu. herneyse. daha sistem eleştirisi yapacak, eğitim tartışacak çok zamanım olacak eminim.


Söylemek istediğim; ya aradaki 1 yıllık boşluğu yok sayıp eskiye döneceğim yada daha farklı biçimde hayatıma devam edeceğim. tek bildiğim yorulmadan bıkmadan araştırıp öğrenmek istiyor olmam.. artık ferrariyi 30 km hızla değil son performans kullanmalıyım. yapacak çok iş var, yolum açık olsun..

Gönüllüler Deniz Kaplumbağaları İçin Biraraya Geldi

Muğla'nın Ortaca ilçesine bağlı Dalyan beldesinde, Deniz Kaplumbağaları Araştırma Kurtarma ve Rehabilitasyon Merkezi (DEKAMER) tarafından Avrupa Birliği Leonardo da Vinci Hareketlilik Çalıştayı yapıldı


Proje çerçevesinde katılımcılara, Dalyan'da ve İztuzu Plajı'nda tanıtım toplantıları düzenlendi. Proje ortağı ülkelerden İtalya, İspanya ve Hırvatistan'dan gelen yetkililerin de hazır bulunduğu çalıştayda gönüllüler, DEKAMER hakkında bilgi aldı. İztuzu Plajı'nda bulunan merkezi ziyaret ederek, yaralı kaplumbağa ihbarı, taşınması, ilk yardımı ve bakımı, deniz kaplumbağalarının yuvalama, kafesleme ve markalama işlemlerinin yapılışlarını seyretti. Dalyan kanallarında teknelerle kaplumbağa gözleyen katılımcılar, bilinçsiz balıkçılık ve turizm faaliyetlerinin deniz canlıları üzerindeki etkilerini de yerinde görme imkanı buldu.
Türkiye’nin Akdeniz kıyılarında belirlenmiş ve resmî olarak kabul edilmiş 20 yuvalama kumsalı bulunuyor. Bu kumsallar batıdan doğuya şöyle sıralanıyor: Ekincik, Dalyan, Dalaman, Fethiye (Muğla), Patara, Kale, Kumluca, Çıralı, Tekirova, Belek, Kızılot, Demirtaş, Gazipaşa (Antalya), Anamur, Göksu Deltası, Alata, Kazanlı (İçel), Akyatan, Yumurtalık (Adana) ve Samandağ (Hatay).
Dr. Ali Fuat Canbolat'ın bu konu hakkındaki çalışmaları...

Proje Rapor Özeti
Dr. Ali Fuat Canbolat (2000a)'ın 1999 yılında bölgede elde etmiş olduğu sonuçlar, tamamı yaklaşık 29.5 km olan Belek kumsalının Akdeniz'deki bilinen
Caretta caretta yuvalama alanları içerisinde Yunanistan'ın Zakhynthos Adası'ndan sonra ikinci büyük yuvalama alanı olduğunu göstermiştir. Bölgede, 2000 yılı üreme dönemindeki bu çalışma ve Özel Çevre Koruma Bölgesi'nde gerçekleştirilmiş (Canbolat, 2000b) çalışmalardan elde edilmiş veriler, Canbolat (2000a)'ın elde ettiği sonuçları desteklemiştir. Bu sonuçlar, önemli biyolojik zenginliklerimizden olan deniz kaplumbağaları ve kıyılarımızı korumak, imzaladığımız uluslararası sözleşmelerle taahhüt etttiğimiz sorumlulukları yerine getirmek istiyorsak, bölgedeki koruma çalışmalarına daha fazla ilgi göstermemiz gerektiğini ortaya koymaktadır.
Batıdaki Aksu Nehri ile doğudaki Acısu Çayı arasında kalan 16.0 km'lik alanda 2000 yılı üreme döneminde, Caretta caretta'ya ait 192 ve Chelonia mydas'a ait 5 adet yuva saptanmıştır. Belek Özel Çevre Koruma Bölgesi'nde yuvalamaların bölgesel dağılımı açısından en önemli alanların Belpark-Acısu (%38.0) ve Beşgöz-Asteria (%32.3) arasında kalan bölgeler; yuva yoğunluğu açısından en önemli alanların ise Aksu-Beşgöz (19.2 yuva/km) ve Beşgöz-Asteria (17.7 yuva/km) arasında kalan bölgeler olduğu belirlenmiştir.
Belek bölgesinde çalışma alanının tamamı için predasyona uğrayan yuva oranı %29.0, yavru çıkışı olan yuva oranı %61.5 olararak saptanmıştır. Bölgedeki yuvalardan yavru başarısını etkileyen en önemli doğal kaynaklı faktörün tilki predasyonu, insan kaynaklı yavru çıkış ve başarısını etkileyen olumsuz faktörlerin ise şemsiye-şezlong, kumsaldaki araç kullanımı ve çardak gibi yapılarla ilişkili olduğu belirlenmiştir.
Turizm tesisleri, ikinci konutlar ve araç trafiğinden kaynaklanan yapay ışıklar, bölgelerdeki yoğunluk durumlarına göre yuvalamaların bölgesel dağılımını etkilediği gibi yuvalardan çıkmış yavruların deniz yerine yanlış yöne gitmelerine neden olmaktadır. Yapay ışıklar nedeniyle yanlış yöne yönelmiş yavrularda, direkt denize yönelmiş yavrulara oranla ölümlerin arttığı saptanmıştır.
Bu projede önerilmiş uygulama programlarının hayata geçirilebilmesi için en kısa zamanda Belek'te, ilgili tüm kurum, kuruluş ve kişilerin katılacağı bir workshop düzenlenmesi önerilmektedir