1 Nisan 2020 Çarşamba

Covid-19 Kapitalizmi



COVID-19: Russia reports 11 new cases, total now 45


Felaket kapitalizmi hepimizin malumu. Covid-19’un nasıl bir siyasal tablo ortaya çıkardığı ortada. Oscar Wilde’ın ünlü sözünü, “Hayat sanatı taklit eder”i doğrularcasına, felaket filmlerinin gündelik hayatımıza dönüştüğü günlerdeyiz.
Modern milletler, belli bir çağın ürünü, kapitalizmin yükseliş çağının ürününü temsil ederler. Feodalizmin geçişi ve kapitalizmin gelişme süreci, aynı zamanda insanların milletler halinde birleşmeleri sürecidir. Feodal parçalanmaya karşı zafer kazanan kapitalizmin başarıyla geliştiği sırada İngilizler, Fransızlar, Almanlar, İtalyanlar milletler meydana getirdiler.
Milletlerin oluşmasının merkezi devletlerin oluşmasıyla aşağı yukarı aynı zamana rastladığı yerlerde, milletler, doğal olarak devlet çatısı altına girdiler ve bağımsız devletler haline geldiler. Burjuva milletler devletlerinin özel mülkiyet ve sınıf farkları devam ederken milletleri eşit kılma ve azınlıkları koruma girişimlerinin hepsinin genel olarak yeni bir başarısızlıkla, milli anlaşmazlıkların yeniden keskinleşmesiyle sonuçlanmıştır.

Avrupa'da kapitalizmin gelişmeye devam etmesi, yeni sürüm pazarları ihtiyacı, hammadde ve yakıt arama, sonuç olarak emperyalizmin gelişmesi, sermaye ihracı ve büyük deniz yolları ve demir yollarını güvence altına alma zorunluluğu arttı.
Marx, Kapital’de sermaye için “tepeden tırnağa, her gözeneğinden kan ve pislik akıtarak gelmektedir” diye yazarken ölüm ve dehşetin kapitalizmin “normali” olduğunu vurguluyordu. Öyle ya, kapitalizmin mesela sistematik kölecilik ya da emekçilerin açlıkla terbiye edilmesiyle herhangi bir sorunu olmamıştır.
Özel mülkiyet ve sermaye, insanları kaçınılmaz olarak nasıl birbirinden ayırır, milli çelişkiler yaratır ve baskıyı ağırlaştırırsa, ortak mülkiyet ve ortak çalışma da aynı şekilde insanları kaçınılmaz olarak birbirine yaklaştırır.

Ne var ki devletlerin varlığı içinde yaşayan insanların karşılıklı güvenine ve gönüllü anlaşmasına dayanıyorsa devamlılık kazanır. Günümüzde bunun zorunluluğu gittikçe daha da belirginleşmektedir.
Covid-19 salgınının mevcut iktisadi ve sosyal modelin açmazlarını ortaya koyması, dahası pandeminin (elbette yaratmayıp) tetiklediği iktisadi krizin devasa kamu müdahalelerine, kurtarma paketleri ve hatta kamulaştırmalara neden olması, aslında tam da böyle bir iyimserliği yeniden gündeme getiriyor.
Umut, evet. Ama nasıl bir umut? Kötümserlik, evet. Ama nasıl bir kötümserlik? Alarm zilleri neler? İmdat freni nerede, kullanma kılavuzu ne diyor? Bilimkurgu eserlerden temel siyasal metinlere, kapitalist barbarlığın “normalliği” ve çıkış yolları..

Dünya çapında birçok firma, çalışanlarının sağlığını ve genel halk sağlığını gerekçe gösterek çalışmalarını ve etkinliklerini iptal etme kararları almaya başladı. Bu tür bir karar, neredeyse milyar dolarlık yatırımların ortadan kalkması, küçük ve orta büyüklükteki işletmelerin ihtiyaç duyduğu yıllık cirolarını çıkaramaması, garsonlardan, saat başına ücret alan öğretmenler kadar sayısız düşük gelirli çalışanın ay sonunu (ve hatta yıl sonunu) getirememesi gibi büyük ekonomik zararları olan bir karar.

Koronavirüsü bunca ölümcül kılan, bu dizginsiz kalmış kapitalizmin son otuz yıldır dünyanın dört bir yanında kamusal sağlık sistemini tarumar etmiş olması değil mi? İşçilerin “ölümüne çalıştırılmasının”, ABD’den Türkiye’ye, dünyanın dört bir yanında bir metafor olmaktan çıkıp gerçek, yaşanan bir deneyime dönüşmesi kapitalist barbarlığın o gemiyi azıya almış “normali” değil mi?

Bu koşullarda, hele hele “covid kapitalizmi” devrinde, iyimserlikten çok kötümserliğe ama devrimci sıfatlı bir kötümserliğe ihtiyacımız var. Kıyısında durduğumuz uçuruma düşmemenin ancak aşağıdakilerin eylemleriyle mümkün olduğunu savunan aktivist bir kötümser duyarlılığı seferber etmeliyiz. Felaket komünizminin bu devrimci kötümserliği, Walter Benjamin’in o meşhur ifadesiyle uçuruma doğru son sürat gitmekte olan lokomotifi durduracak imdat frenine asılmak ya da Bong Joon-ho'nun Snowpiercer'ındaki gibi bizzat lokomotifi infilâk ettirmek çabasıdır…



7 Temmuz 2019 Pazar

Murat Menteş'in Ruhi Mücerret'i

murat menteÅŸ ruhi mücerret ile ilgili görsel sonucu  14 ile 45 yaş arasında olup ruhi mücerret'i okumuş olan bir sürü insan var. Bir kitap düşünün ki her kitleden insana değişik açılardan ulaşabiliyor. Okumayı sevdiğiniz kitaplardan olmasa da kendini okutuyor. Yazarının yeni kitaplarının çıkmasını merakla bekletiyor. Sadece bunlar bile kitabın ve yazarının başarılı olduğunu gösterir fikrimce.

Murat Mentes'in romanlarını yaz yağmurlarına benzetiyorum. Doğası gereği mucizevi şeyler. Yaz sıcağının ortasında yarım saat de olsa yağıp serinleten mucizevi yağmurlar gibi serinletici bir mizah anlayışına sahip. Ve yine yağmur gibi hareketli kitaplar. Bir dakika bile duralamıyor, olaylar yağmur gibi yağıyor. Ve yaz yağmurları gibi çabuk bitiyorlar.
Başka bir özelliği de iki-üç kelimeyle tarif edemiyorsunuz onları(örn. acılı bir aşk hikayesi!) okurken hep suratınızda bi sırıtma görenler merakla soruyorlar: konusu ne? cevap yok. cevap veremiyorsunuz. kitabın konusunu anlatmak için bütün hikayeyi anlatmanız gerekiyor. Onu da yapmayı tercih etmezsiniz, ancak ısrarla tavsiye edersiniz. Anlatılmaz okunur..


________________________________________

Kaderini çizerken cetvel kullanamazsın,

''Spor... benim de hayatımın ayrılmaz parçası.. Duş alırken... amuda kalkıyorum.. Sofrada.. mekik çekiyorum.. Tuvalette.. halter kaldırıyorum.. Bu sayede photoshoplu gibi görünüyorum.''


 Biz savaşı CNN'de izleyemedik. Philips LCD televizyonlar yoktu.. Muharebeyi uzaktan kumanda edemedik.. Siperde, bombardıman dinince Dardanel balığı konservesi yiyip sütaş ayranı kafaya diktikten sonra afiyetle bir Malboro tüttüremedik... Yorgunluk kahvesini ancak harpten 70 yıl sonra höpürdetebildim: Jacobs Gold. Görüyorum ki sizler atletizmin dikenli yollarında Adidas'larınızla son sürat ilerliyorsunuz. Biz ise şehitlerin ayağındaki kara lastikleri söküyorduk. Yaylım ateşi başlayınca yalınayak yayalık tat vermiyordu zira. Fast-food, benzinci ve banka tabelaları bir anda kayıplara karışsa... insan dımdızlak açıkta kalmaz mı? Burger King, Shell, Garanti bankası... işte size içinde ilelebet yaşayabileceğiniz bir üçgen.. Savaş, tarih kitaplarına basıldı mı Handel'in Su Müzik'ine benziyor artık.
Sizi temin ederim İstiklal harbi hayatımın en manidar vakasıydı. Şu anda dilimin altında duran vividentle dahi irtibatını kurabiliyorum.
1919'daki salgında tüm askerler grip olmuştu. Ordu askeri bir düzen içinde hapşırıyordu. Geceleyin nöbetçilerden biri aksırdığında diğerinin çok yaşa demesine kalmadan vuruluyordu. Şöyle:'Hapşuu' Duf! 'Çok yaşa!' Ecel beni de ofsayta düşürdü. Kaç ölüye çok yaşa demişliğim var. Uyumazdık. Sizi mıhlamaya ant içmis bir ordu civarda fink atarken uyumak riskli bir lüks. Ölüme en çok benzeyen uyku savaşta uyunandır. Biliyor musunuz... sizler gibi bende Swatch takma arzusundaydım. Dolayısıyla mahkemeye başvurup yaşımı küçülteceğim. İçimden bir ses, milis komutanımız olan rahmetli Erdem Yahya'nın sesi, 97 yaşından gün almışların Swatch takmaması gerektiğini söyleyip duruyor. O saat, kolunuza taktığınız saniyede sizi toplumun asli bir üyesi yapar. İnsanların çoğu; yalnızca güç yetiremediği, beceremediği ve elde edemediği şeylere değer verir. Ben de öyleyim. Geceleri yatağa uzandığımda, uykuya dalarken hayatım bir reklam kuşağı gibi gözlerimin önünden geçiyor. Coca Cola içemediğim günlerin gecesinde kabular görüyorum. Karşı karşıya gelen iki ordu... Ve bütün askerler aynı anda intihar ediyorlar. Harbin teferruatında minik bir rötuş. Öteye değil beriye ateş ediyorsun. Cinai hengamenin yerine intihar hararetini koyuyorsun. Silahını kendi kalbine, şakağına, çenesine dayamış binlerce genç bir elden tetiği çekiyor. Derken bütün bedenlerden coca cola fışkırıyor. Savaş alanını kaplayan, siperlere olan köpüklü, kan rengi buz gibi kolanın içinde cesetler salına salına yüzüyorlar. Demek istediğim.. muhterem gençler.. Muallimleriniz, bendeniz ve protokolde oturan bürokratlar kadar.. cehalet illetine duçar olup yalnızlık lanetine tutularak vahşet mertebesinde mutsuz olduğunuzda.. en büyük teselliyi Iphone'ununuzun dokunmatik ekranında bulacaksınız.. Muhtaç olduğunuz kudret.. internetteki alışveriş sitelerinde mevcuttur. 
Kaderini çizerken cetvel kullanamazsın fakat BMW kullanabilirsin. BMW... bin...yaşa!

________________________________________

İstiklal Harbi'nin son gazisi, 100 yaşındaki millî kahraman RUHİ MÜCERRET; bir dünya starına nasıl dönüşüyor?
Zaten ecelin menzilindeyken, esrarengiz psikopat MASUM CİCİ'yi haklayabilecek mi?
Mabet filozofu AVNİ VAV'dan daha neler öğrenecek?
NAZLI HİLAL'e, 70 yaş farka rağmen nasıl açılacak?
Ve son nefesinde kelime-i şahadet getirebilecek mi?
Bir gözü mavi, diğeri kahverengi avare CİVAN KAZANOVA; elden düşme ruhunu, şeytana neden satıyor?
Depremde yitirdiği SERPİL SİLAHLIPERİ'yi unutmayıp da ne yapacak?
Marifetli afet FUJER FUJİ'den kaçarken neye yakalanacak?
Kan kanseri yeğeni OZAN'ı hangi parayla tedavi ettirecek?
Alınyazısındaki boşlukları neyle dolduracak? gibi soruların cevapları için Murat Menteş'in Ruhi Mücerret'ini okumanızı şiddetle tavsiye ederim.



13 Şubat 2017 Pazartesi

İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi

    Bilişsel devrimden önce tüm insan türleri Afrika-Asya bölgesinde yaşıyordu. İnsanlar yaptıkları derme çatma sallarla kısa mesafeleri geçerek birkaç adaya yerleşmişlerdi. Bilişsel devrimin hemen ardından, Sapiens Afrika-Asya bölgesinden çıkarak Dış Dünya'ya yerleşmek için gerekli teknoloji , örgütsel beceri ve hatta belki de vizyonu elde etti.

İlgili resim    Sapiens Ortadoğu ve Avrupa'ya ulaştığında Neandertallerle karşılaştı. Bu insanlar Saphiens'ten daha kaslıydı, beyinleri daha büyüktü ve soğuk iklimlere daha iyi adapte olmuşlardı. Çeşitli aletleri vardı ve ateşi kullanabiliyorlardı. Ayrıca iyi avcılardı ve anlaşıldığı kadarıyla hasta ve yaşlılara bakım yapıyorlardı. (Arkeologlar, uzun yıllar ciddi fiziksel engellerle yaşamış Neandertal kemikleri buldular, bu da akrabalarının onlara baktığını gösteriyor.)

    Peki o insanlara ne oldu? Buna cevap olarak birbiriyle çelişen iki teori var.  ''Irk Karışım Teorisi'' ve ''Yerine Geçme Teorisi''. Irk Karışım Teorisine göre, Sapiens Neandertal topraklarına yayılınca, iki insan nüfusu tamamen birleşene kadar birbirleriyle karıştılar. Buna karşılık ''Yerine Geçme Teorisi'' başka bir kurgu anlatır: uyumsuzluk tepki ve hatta belki de soykırım. Pek çok tartışmanın dayanağı bu konudur. Eğer karışım teorisi doğruysa Afrikalılar, Avrupalılar ve Asyalılar arasında yüz binlerce yıl geriye giden genetik farklılıklar vardır. Bu çıkarım siyasi açıdan çok riskli, çünkü saatli bomba gibi patlamaya hazır ırk teorilerine malzeme sağlıyor.

     Bilişsel Devrimden bu yana Homo sapiens değişen ihtiyaçlara göre davranışlarını yenileme becerisine sahip olmuştur. Bu da, genetik evrim sürecindeki trafik sıkışıklıklarını aşarak hızlı ilerlenebilen bir kültürel evrimin yolunu açmıştır. Bu yolda hızlıca ilerleyen Homo sapiens, iş birliği yapmak konusunda diğer tüm insan ve hayvan türlerine ciddi fark atmıştır.

    Sapiens'in başarısının anahtarı işte buydu. Bir Neandertal, birebir mücadelede muhtemelen bir Sapiens'i yenerdi. Ama yüzlerce üyeyi içeren bir karşılaşmada Neandertallerin hiç şansı yoktu. Neandertaller bir aslanın nerede olduğuyla ilgili bilgiyi paylaşabiliyordu, ama kabile ruhları konusunda hikayeler anlatıp onları değiştiremiyorlardı. Sapiens'i diğer tüm insan ve hayvan türlerinden ayıran en önemli özelliği soyut düşünebilmesi ve büyük gruplar halinde etkili bir şekilde iş birliği yapabilmesiydi.

İlgili resim

    Her ne şekilde olursa olsun Neandertaller (ve diğer insan türleri) tarihteki en büyük merak konularından biridir. Neandertallerin Homo Sapiens ile birlikte hayatta kaldığını hayal edin. Pek çok farklı insan türünün yan yana hayatta kaldığı bir dünyada nasıl kültürler, toplumlar ve politik yapılar ortaya çıkardı?


* I. J. N. Thorpe, ''Antropology, Archeology, and the Origin of Warfare''
** Ancient Warfare: Archeological Perspectives, John Carman and Anthony Harding (ed.)
*** Hayvanlardan Tanrılara, Yuval Noah Hararı, 2012

26 Ocak 2017 Perşembe

Bir Dünya Hikayesi : Aeden

aeden ile ilgili görsel sonucu      Akıl deneyime eremediğinde, zihin yaşanmışlıkların içindeki anlamları bulamadığında yazmalı insan. Masalla gerçeği ayırt edebilecek olan okurlara...  Fi, Çi, Pi serisini okudum okuyalı bedenim toprağa, deneyimlerim evrene ve ruhum Yüce'ye döndü. Bütünüm tamamım kadar yalnız, her bir parçam kadar fazlayım. Ruhum her daim anlamlarla varlığını sürdürüyor. Tüm bunlarla birlikte büyük bir Azra Kohen tutkunu oldum ve uzun zamandır bu kitabın çıkmasını bekliyordum. Neredeyse ilk defa altını çize çize, içime sindire sindire okudum bir kitabı. Okudukça gözlerim dolu dolu oldu, beni etkiledi, her satırda farkındalığımın arttığını hissederken aynı zamanda sayfalar elerimin arasından aktıkça sarsıldım, parçalandım, acıyla olgunlaşıp yenilendim. Silkeleyici, şok edici resmen.



''Tavanla dal arasında saklandığı yerde, sadece kendisi kadar zayıf ve esnek birinin girebileceği boşluktan yavaşça kafasını uzattı Numi, nefesini tutarak Sonje'nin odadan çıkmaşını izledi. Bu sefer kokusunu alamamıştı Sonje, çamur yerine yosuna geçmek iyi fikirdi, üstelik ikisi de kahvrengiydi.''

   Roman kahramanları, Sonje ve Numi... Maceranın başladığı kısımlarda okuyucuya güzel ve çirkin olarak betimlenirken bu durum kitabın sonlarına doğru değişim göstermekte. Sonje ve Numi'nin hikayesi Numi'nin Dünya'da olan annesini bulma isteğiyle başlamaktadır. Yaşadıkları gezegen Aeden'in kurucusu Usta'nın onları Dünya gezegenine göndermesi ile devam etmektedir.

''Aeden'den ne kadar uzakta olduğumuzu, evrenin neresinde olduğumuzu bilmiyorum. Dünya'dayız. Yerden sürüklenen araçlarla seyahat eden, çok katlı binalarda yaşayan ve bakteriyel bir enfeksiyon gibi her tarafı kaplamış bir türün baskın olduğu tehlikeli bir gezegen burası. Görünüşte insana benziyorlar ama insan gibi davranmayan tehlikeli bir tür bu insansılar.''

   Sonje ve Numi Dünya'ya geldikleri zaman yaşadıkları şaşkınlığı ve hayal kırıklığını bu satırlarla ifade ediyorlar. Geldikleri gezegen Aeden'e göre dünya onlar için oldukça vahşi ve tehlikeli bir gezegendi. Dünyadaki acımasızlık adaletsizlik bilgisizlik ve daha nice eksiklik onlara oldukça tuhaf geldi ve onları dehşete düşürdü. Bir an önce gezegenlerine dönmeleri gerektiğini düşündüler. Geri dönme denemeleri başarısız olduğunda artık neden Dünya'da olduklarını anlamışlardı. Yaşam enerjisinin bu şekilde yağmalanmasına izin vermeyeceklerdi, ne pahasına olursa olsun ona sahip çıkacaklardı. Evrende hata yoktu, tesadüf yoktu! Nihayet anlamışlardı. İnsan doğulmaz, insan olunurdu. 

''Bu gezegendeki yanlışlığın kaynağını teşhis ettim sanırım.. Bu insansılar, evrenin maddeden oluştuğunu sanıyorlar! Hayatı sadece duyu organlarıyla algılayabildikleri için yani sadece dokundukları, gördükleri, işittikleri şeyleri, sıcaklık soğukluk gibi ortamları ölçebildikleri için, sadece duyu organları ile ölçebildikleri şeylerin var olduğunu zannediyorlar ve evrenin hologramik yapısını henüz anlamamışlar.. Maddeden oluşmuş bir evren yanılgısı, bu insanlarda sürekli maddeleri biriktirmeye, sahip olmakla ilgili saplantılara, topladıkları eşyalarla zengin olma deliliğine dönüşüyor. Bilincin ne olduğunu bilmediklerinden evrenin hologramik yapısını anlamıyorlar. Evreni maddeden sandıkları için de materyallere odakladıkları düşünceleriyle, kendi evrenlerini maddeleşmiş bir cehenneme dönüştürdüklerinin farkında değiller.''

   Hayata sarılmak gibiydi Aeden benim için. Yaklaşık iki aydır birlikteyiz ve daha çok yol alacağız birlikte. Bir kez okunarak kitaplıklardaki yerini alamaz bu kitap. Hep gözümün önünde baş ucumda olmalı... Dünyayı değiştirmek mi istiyorsun! O zaman Aeden okuyun ve okutun diyorum etrafımdaki herkese ! Birgün hakiki insanlar olup cenneti oluşturmak dileğiyle...


Çi'den gel, Çi'ye dön. Potansiyeline doğ, kaderinin efendisi ol. Olmaktan, doğmaktan, dönüşmekten yoksunma.

23 Eylül 2015 Çarşamba

Empatiden Nasibini Almak


Daha önce başka bloglarda görmeye alışık olduğunuz ve kurban bayramı arifesi için oldukça manidar olan son yazımla karşınızdayım. Ailemin on yıl sonra uzun bir bekleyiş ve uğraşlar sonucu doğmuş kızıyım. Çocukluğumun yalnız geçirdiğim 8 yılı sonunda bir de kız kardeşim oldu. Aramızdaki yaş farkı ortalamanın üzerinde olduğundan, aynı zamanda istanbul’da bir apartmanda büyüdüğümü düşünürsek  yalnız, paylaşmayı bilmeyen dört duvar arasında bir apartman çocuğu olarak yetişmiş olabilirdim. Tabi ki yazımda asıl paylaşmak istediğim konuya gelecek olursak yalnızlığıma ortak olan, bana daha o zamanlardan sorumluluk almayı ve paylaşmayı öğreten çok önemli bir unsur vardı. Doğduğumdan beri ailemizin parçası olarak evimizde beslediğimiz kedilerimiz...
                Anne ve babanın azmiyle gerçekleşen, okullarda da özveriyle vurgulandığında çocuk gelişimine katkıları inanılmaz derecede olumlu olan hayvan sevgisi bizim ailede gelenekselleşip abartılmış durumda. Bunu bayram ziyaretlerinde gittiğimiz her evde en az bir kedi-köpek en kötü balık olmasından anlıyoruz. Böyle sevgi dolu bir ailede yetiştiğim için çok şanslı olduğum doğrudur. Fakat bu durum yetiştiriliş ve temelleri çocuklukta atılması gereken bir olgu olduğundan dolayı herkes benim kadar şanslı olmayabiliyor. Yani maalesef hayvan sevgisi dediğimiz şey anaokullarında tabiat köşesi oluşturmakla olmuyor.


                Öncelikle insanlara hayvanların uzaylı ya da dünya dışı varlıklar olmadığını anlatmakla başlanmalıdır. Bunun için de anne ve babanın da bunu bilmesi gerekir ve bunun için onların anne ve babasının da bunun farkında olması gerekir ki bu böyle sürüp giden bir kısır döngüdür.  Ama kesinlikle yapılması şarttır, hayvanlarla ilgili bu cehaletin eğitimle falan da ilgisi yok. Etrafta kedi köpek görünce uzaylı görmüşcesine çığlıklar atan çocuklar ve yetişkinler var, ' aa bunlar da hastalanıyor mu' diye sorabilen, hayvanların çöp yiyerek yaşayabileceğini düşünen garip insanlar var, kendilerini öldürebilecek şeylerin hayvanları öldürmeyeceğini düşünenler, ilaçlar nasıl olsa hayvanlarda deneniyor ben kedime şu ilacı vereyim deyip onlara zarar verenler var, hayvan sevmeyi onlara tecavüz etmek  zanneden sapkınlar var.


Geçen akşam evimizin önünde çekingen bakışlarıyla yağan yağmur altında ıslanmış ve bence en uysal köpek türü olan bir ‘’sokak köpeği’’ ile karşılaştım. Bakışları o kadar ürkek ve sevgiye açtı ki istesem de aklımdan atmam mümkün olmadı.  Bir parça ekmeği neredeyse çiğnemeden yutması kim bilir kaç gündür aç sorusunu aklıma getirdi... İnanılmaz üzüldüm. Hayvanlar söz konusu olduğunda birden depreşen empati duygusuna ve hisseden bir kalbe sahip olduğum için bir kez daha şükür ettim. Karnını güzelce doyurduk,içeriye aldık ve biraz ısındı. Belediyeyi aradık gelip aldılar, en azından şimdilik başının üzerinde bir çatı ve önüne koyulacak bir kap yemek olacak diyorum ancak belediye barınaklarının durumuda malum ülkemizde. Bu olaydan sonra aklımdan silinmeyecek şey ürkek sokak köpeğinin mağdur bakışları oldu. Bu ülkede insan olmak zor evet lakin hayvan olmak çok daha zor. 


İnsanlar onlarla beraber yaşamayı öğrenemediği için, uyuyan köpeğe tas attıkları için insanlara karşı temkinli davranmaktadır pek çoğu.  Başlarına ne geldiyse insanların biraz parmağı vardır. Hastalanmasında insanın etkisi yoksa,  hastalığının ilerlemesinde gene vardır. Maalesef gördükleri işkencelerden dolayı arayıp şikayette bulunabilecekleri bir belediyeleri yoktur bilmem şimdi bu açılardan bakıldığında durum ortada mı?
"ay yazık ama onlaraaa :((( onlar da canlııııı :((( sevelim onları :((( tarzında yaklaşımlara tahammülüm yok maalesef. Hayvan sevgisi aşılamak için özel bir çaba göstermek gerekmez, siz severseniz çocuklarınız da sevecektir, sevmeyenlerin de( bu nasıl mümkün oluyor bilemiyorum) en azından hayvanlara kötü muamelede bulunulmasına göz yummaması ve çocuklarına, her canlının bir yaşam hakkı olduğunu, kimsenin hiç bir canlıya acı çektirme hakkı olmadığını öğretmesi gerekir. ebeveynlerin davranışları tam anlamıyla örnek olacaktır çocuklara. Evde bir hayvan bulunması da yararlı olur fakat sırf çocuk eğlensin, gönlü olsun diye alınıp sıkılınca bırakılan bir hayvan daha kötü bir aşıya sebep olacaktır, bundan çocuğun öğreneceği şey şu olur: hayvanlar için sorumluluk duymak gerekmez, onlar sadece eğlenmelik oyuncaklar gibidirler!
Çocuk çok istese dahi, eğer bir hayvanın sorumluluğunu almak ağır gelecekse hiç almamak ve çocuğa bu durumu açıkça anlatmak gerekir. Bir hayvana sahip değilsen dahi, eğer ki istersen sokaktaki hayvanlara iyi davranarak, yiyecek ve su ihtiyaçları elden geldiğince karşılanarak da besleme duygusu tatmin edilebilinir.



13 Eylül 2015 Pazar

İnsan ve Toplum Üzerine



Kötülüğe seyirci kalanlar, kötülüğün bekçiliğini yaparlar. Kader, insan denilen yaratığın ortak bilincinin, buna toplumsal bilinçte diyebiliriz, yarattığı bir gerçekliktir. Her an değişebilir, değiştirilir. Kaderi kontrol edebilmek için yapılması gereken en önemli şey, her bir bireyin, bu değişimi etkilemedeki gücünün farkında olması. Yani bireyselliğin keşfi.

  Toplum daha önce hiç bu kadar iyi çalışmamıştı, size ya da dünyaya zarar veriyor olması, dizayn edildiği şeyi çok iyi yapıyor olduğu gerçeğini örtmez. İnsanlar, toplumun hep iyi şeyler yaptığını sanırlar ama toplum dediğimiz şey, içnde topladığı insanları, kendi  var olabilme ihtiyacına göre harekete geçirmek üzere dizayn edilmiş bir sistem. İyilikle falan alakası yok, hayatta kalmak için bir araya gelmiş ve gerektiğinde en zayıfı kurban etmek üzere bir sistem kurmuş tepedeki insanlardan başka bir şey değil.
  
  Kurallar koyup sınırlar çizip kendi varlığını korumak üzere geri kalan her şeyi yok etmeye hazır, korkusuz görünen ama aslında korkuyu su gibi içen, korkuyla beslenen bir avuç bakteriyiz biz.
Tüketimi kolaylaştıran bir sistem. Üretmesende var olmanı sağlayan şey. Kaçımız tükettiğimiz şeyleri üretebiliyoruz? Yediklerimiz, giydiklerimiz...
Elbette yaratmak ya da engellemek için değil, deneyimlemek için buradayız. Eğer doğanın içinde, teknolojimizi doğallıkla birleştirebiliyor olsaydık belkide bir çok hastalıkla boğuşmak zorunda kalmayacaktık.

  Doğa zayıfı koruyan bir sistemle değil, gelişmeye sonuç veren bir sistemle oluşturulmuş. Doğanın sistemi, gelişime kapalı olanın elenerek, ortamın gelişime açık olana hazırlanmasıyla işler. Üretmektir, verimliliktir temel amaç. Yani zayıf, defolu olan gider ve yerine sağlam, yardım olmadan yaşayabilen üreyebilen gelir. Üretebilenin hayatta kalması temel esastır. Doğanın ölçüsü para denilen kağıt parçasının kimde olduğu değil, dünyanın daha verimli bir yer olmasına yardım edenlerin ve kendi yükünü taşıyabilen varlıkların var olabilmesidir.

  Medeniyetin, koruduğundan çok daha fazlasını göz göre göre telef eden küflenmiş bir sistemle çalışıyor ! Dakikada 10 çocuk öldürüyor bu toplum ! Kendisini bir yaratıcıyla aynı kefeye koyabilecek kadar kafayı yemiş bu insanlık ve toplum adını verdikleri bu iğrenç sistem bireylere ne olmaları gerektiğini, nasıl olmaları gerektiğini ne zaman olmaları gerektiğini söylemeye, diretmeye devam ettiği  sürece toplumun parçası olan herkes, kendi özlerinin keşfinden uzak yaşayıp ölmeye mahkumlar. Toplum konforlu bir hapishane, dışarıdaki korkunç dünyadan saklandığını sana hissettiren, ancak senin enerjinle var olabilen ve bu yüzden daima senin enerjine, çalışmana, dolayısıyla köleliğine ihtiyacı olan bir hapishane. Bizse kendini mutlu zanneden daha kim olduğumuzu bir gün bile deneyimlememiş bir mahkumuz.  Kaynakları bu kadar zengin bir gezegende 7,5 milyar insan açlıktan ölebileceklerine inandırılarak sürekli çalıştırılırken tohumların, hayvanların genetiğiyle oynanıyor ve insanın temel besin kaynağı kontrol altına alınıyor. Su bile başkalarının, içebilmek için ödememiz gerekiyor.

  Eğer içimizdeki mutluluğu hedefleyerek yaşarsak mutlu olamayız. İnsan tehlikeli bir yaratık. Kendi mutluluğu başkasının mutsuzluğuna neden olabiliyorsa tereddüt etmeden diğerlerinin mutluluklarını, hatta hayatlarını yok sayacak kadar tehlikeli yaratıklarız biz. Mutluluk dediğimiz şey, nasıl mutlu olunması gerektiğiyle ilgili kafamıza yüklenmiş bir düşünce, aslında gerçek değil. Bu mutluluk değil, tüketmek. Mutluluk bir illüzyondan başka bir şey değil, sadece bir an. Yaşanmış bir anı sürekli yaşama isteği... Kendini iyi hissetmenin amaç olduğu bir hayat size de parayı bulup kendini kokaine adamışları hatırlatmıyor mu? Onlar sürekli mutlu, tüketebildikleri sürece...

  Mutlu olmak istiyorsan gözlerini etrafına kapat ve ol ! Toprağa dön, oradan beslen. Besle kendini, gerçekle besle. Gerçek yieceklerle, gerçek bilgiyle.  Beynini, mideni doğayla doldur, doğanın bilgisiyle beslen !


*Akillah/Fi
*İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Dergisi
*Mağaradakiler / Cemil Meriç

18 Ağustos 2015 Salı

Bir Stajyerin Galaksi Rehberi



Bir mühendislik öğrencisi olarak çağımızın hastalığı olan  ‘’Staj bulma’’  konusunda söylemek istediğim bir kaç şey var. Gerek okulda dersleri ağırlıklı olarak teorik alıyor olmamız gerekse mühendislikte sürekli dile getirilen kendini geliştirme mevzusu yüzünden stajın üçüncü sınıf sonunda yapılması önerilse de ben bu yaz staj yapmayı kafama koymuştum.  Aslında staj meselesi arkadaştan arkadaşa en ufak bir sohbetle geçerken bölüm arkadaşları arasında sinsice ama çok da çaktırmadan bulaşabilen bir hastalık. Bir de tabi siz mayıs ayında daha nerelere başvurabileceğinizi düşünürken bütün işlemleri şubattan halletmiş hatta mülakatları bile tamamlamış arkadaşlar varsa ve eğer hastalık onlardan bulaşırsa daha sancılı geçirebilirsiniz.

Öncelikle başvuru süreçleri  hakkında  ufak bir araştırma yaptım.  Bu konudaki ilk tavsiyem sektör seçiminde hassas davranmanız. Kimya Mühendisliği söz konusu olduğunda çok geniş bir perspektiften sadece birini seçmeniz gerektiğini unutmamalısınız. 

Bilinenin aksine referans göstermeden belirli kurumlarda staj bulabileceğime inancım tamdı başlarda. Çalışmak ve özelleşmek istediğim alan ile ilgili yaklaşık 30 staj başvurusu yaptım ve 20 günün sonunda gelen olumsuz cevaplar dışında bir arpa boyu yol alamamıştım.  Biraz umutsuzluğa düşsem de hemen pes edemezdim. Sonuçta diğerlerinden bir adım önde olmak için kendimi geliştirmem gerek. Ne kadarda acıklı... Böylelikle etkinliklerde tanıştığım sektörden kişilere mail atmaya karar verdim. Çoğu seve seve yardımcı oldular bana ancak zaman hızlı ilerlediğinden yinede hiçbir başvuruma olumlu dönüş olmadı. 

Neyse ki inatçı ruhum hala yılmamıştı. Bu seferde Linkedin’den ufak bir araştırma yapıp uygun gördüğüm şirketlerin insan kaynakları müdürlerine ulaştım. Bu kez kaleyi içten fethedebilirdim. Sonunda üçüncü denememde başarılı olmuştum ve  Nuh Çimento’dan olumlu cevap gelmişti ! Ne mutlu! Ancak yanıldım, hayatımın hiçbir döneminde olmadığı gibi bu seferde bu kadar kolay olmazdı tabiki... Gönüllü olarak başvurduğum stajı zorunluya çevirmem gerekti. Ağır sanayi kuruluşları sigortasız stajyer çalıştırmıyorlarmış (haklı olarak). Sigorta masraflarımı kendileri karşılayamadıklarından okula dönüp 30 günlük zorunlu staj başvurumun 10 gününü bu sene yapacağıma dair başvurumu tamamladım . Tabi bu dönemde okul çoktan kapanmış ve ben evime dönmüştüm. Bitmek bilmez mail ve telefon trafiğinin ardından bunu da hallettim ve geriye sadece staj gününü beklemek kalmıştı.

Staj konusundaki ikinci tavsiyem (ki bence en hayat kurtarıcı olanı) staj yapacağınız şirketin kuruluşu ortakları kapasitesi ve üretim prosesleri hakkında bir kaç birşey öğrenip öyle staja başlamanız. 

Gelgelelim stajın ilk gününe...  İster üniversite son sınıf ister topluluk başkanı ister ailenin en büyüğü olalım stajın ilk günü hep çömez olacağız. Profesyonel öğrenci hayatından çıkıp profesyonel iş hayatına attığımız ilk adımlar hep bir tökezlemeyle başlayacak.  Büyük bir hata yapıp staj yerimi önceden ziyaret etmediğim için vaktimin çoğunu İzmitten Hereke’ye gidecek otobüs durağını bulmaya harcadım. Sekizde olmam gereken fabrikaya ancak saat 11’de varabilmiştim tam olarak! Neredeyse günün yarısı çünkü öğle yemeğine sadece yarım saat kalmıştı. İlk günün gerginliğinin üzerine birde bu eklendi ilk günden çuvalladım diye düşünürken, düşüncelerimin tam aksine insan kaynakları beni çok sevecen karşıladı. Geç kalmam iyi oldu demek istemiyorum ancak diğer stajyer kafilesine katılmadan önce insan kaynakları müdürüyle güzeel bir öğle yemeği yeme fırsatı buldum. Hoş sohbet eşliğinde yediğimiz yemekte beni staj programım hakkında rahatlatacak bir çok önemli bilgi verdi. Bence bunlardan en önemlisi ‘’ Teorik bilgiye fazla takılmayın, işi herkes zamanla öğrenir ancak iş dünyasında asıl önemli olan samimiyet ve sadakattir!’’ demesi oldu. Samimiyet ve sadakat... İşte işin sırrı bu diye düşünmeden edemiyorum doğrusu...

Yemek sonrasında diğer mühendis stajyer ile buluşup üretim stajıma başlamış oldum. Yemekten sonraki çay faslı gizli bir stajyer deneme oyunuydu sanıyorum. Ne okuyorum, ne yapıyorum, nereliyim, nereden geliyorum ve tabi ki ‘neden mühendislik’ sorularına maruz kaldım. Yolun çok başında bir mühendis adayı olarak verdiğim cevaplara yaptıkları yorumların bazıları espri miydi hala anlayabilmiş değilim!

Staj boyunca kesinlikle geri planda kalmayın derim.. Genel müdürmüş psikolojisiyle hareket edin.. Sorumluluklarını devretmeye meraklı personeli gözünüze kestirin ve işlerini üstünüze alıp tecrübe edinmeye çalışın.. 

Tüm işlerini size yaptırdığı için o kendini akıllı zannedecektir ancak hiç bir yönetim uyumaz mutlaka dikkati çekeceksinizdir.. Bol bol da soru sorun. Sorularınız cevaplanmıyorsa soru soracak başka birilerini bulun, yine soru sorun. Ve asla kendi başınıza iş yapmayın.

Sonraki günlerde çay demle esprileri yapılsa da ciddiye almadım. Fotokopiye yollanmadım. İlk gün fabrikanın hammadde kısmını atlatıp asıl kimyasal olayların döndüğü kısıma yani fırın ve klinker bölümüne geçtiğimde stajımın beni büyüleyen kısmına başlamıştım. Alanında çok çok iyi ve Kimya Mühendisi olan üretim şefleriyle saha turlamaları ve teknik sohbetler çoğu zaman kendimi bir solucan, bir böcek gibi hissetmeme sebep oldu ve bu mühendisliğin ucu bucağı yok galiba diye düşünmeme sebep oldu.  Ufkum gelişti  ve artık bölüm derslerine umutla bakıyorum. Biraz hızlı bir giriş yaptık ve kısa sürede üretim prosesini kabaca öğrendim. Tabiri caizse mühendisliğe kafa attığım günlerdi ! Buraya yazmakla çok fazla anlatamayacağım kesinlikle yapılması ve dolu dolu geçirilmesi gereken bir zaman dilimi olduğunu düşünüyorum.

Son olarak stajın son gününde mutlaka birlikte çalıştığınız üslerinizle vedalaşarak ayrılmanızı ve daha sonrasında iletişimi koparmamanızı tavsiye ediyorum. 

Stajımın sonuna ulaştığım bu günlerde iletişim bilgileri konusunda bana yardımcı olan Güven ŞAHİN’e, şehir dışında olduğumdan Ankara’daki başvuru sürecimi yürüten Batıkan GÜNAL’a, Nuh Çimento’da staj yapmamı sağlayan insan kaynaklarından Hakan YÜCEL, Oğuz ÖZDURAN ve Onur KARASOY’a, üretimde bilgi ve tecrübelerini bizden esirgemeyip kısıtlı zaman dilimlerinde bana zaman ayırdıkları için Klinker Üretim Müdürü Seyda ARIKAN ve Çimento Üretim Müdürü İsmail DOĞAN’a ve son olarak staj raporu hazırlamada bana yardımcı olan Kübra YAŞAR'a sonsuz teşekkürler !