Felaket kapitalizmi hepimizin malumu. Covid-19’un nasıl bir siyasal tablo ortaya çıkardığı ortada. Oscar Wilde’ın ünlü sözünü, “Hayat sanatı taklit eder”i doğrularcasına, felaket filmlerinin gündelik hayatımıza dönüştüğü günlerdeyiz.
Modern
milletler, belli bir çağın ürünü, kapitalizmin yükseliş çağının ürününü temsil
ederler. Feodalizmin geçişi ve kapitalizmin gelişme süreci, aynı zamanda
insanların milletler halinde birleşmeleri sürecidir. Feodal parçalanmaya karşı
zafer kazanan kapitalizmin başarıyla geliştiği sırada İngilizler, Fransızlar,
Almanlar, İtalyanlar milletler meydana getirdiler.
Milletlerin oluşmasının
merkezi devletlerin oluşmasıyla aşağı yukarı aynı zamana rastladığı yerlerde,
milletler, doğal olarak devlet çatısı altına girdiler ve bağımsız devletler
haline geldiler. Burjuva milletler devletlerinin özel mülkiyet ve sınıf
farkları devam ederken milletleri eşit kılma ve azınlıkları koruma
girişimlerinin hepsinin genel olarak yeni bir başarısızlıkla, milli
anlaşmazlıkların yeniden keskinleşmesiyle sonuçlanmıştır.
Avrupa'da kapitalizmin
gelişmeye devam etmesi, yeni sürüm pazarları ihtiyacı, hammadde ve yakıt arama,
sonuç olarak emperyalizmin gelişmesi, sermaye ihracı ve büyük deniz yolları ve
demir yollarını güvence altına alma zorunluluğu arttı.
Marx, Kapital’de sermaye için “tepeden
tırnağa, her gözeneğinden kan ve pislik akıtarak gelmektedir” diye yazarken
ölüm ve dehşetin kapitalizmin “normali” olduğunu vurguluyordu. Öyle ya,
kapitalizmin mesela sistematik kölecilik ya da emekçilerin açlıkla terbiye
edilmesiyle herhangi bir sorunu olmamıştır.
Özel mülkiyet ve sermaye,
insanları kaçınılmaz olarak nasıl birbirinden ayırır, milli çelişkiler yaratır
ve baskıyı ağırlaştırırsa, ortak mülkiyet ve ortak çalışma da aynı şekilde
insanları kaçınılmaz olarak birbirine yaklaştırır.
Ne var ki devletlerin varlığı
içinde yaşayan insanların karşılıklı güvenine ve gönüllü anlaşmasına
dayanıyorsa devamlılık kazanır. Günümüzde bunun zorunluluğu gittikçe daha da
belirginleşmektedir.
Covid-19 salgınının mevcut iktisadi ve sosyal modelin
açmazlarını ortaya koyması, dahası pandeminin (elbette yaratmayıp) tetiklediği
iktisadi krizin devasa kamu müdahalelerine, kurtarma paketleri ve hatta
kamulaştırmalara neden olması, aslında tam da böyle bir iyimserliği yeniden
gündeme getiriyor.
Umut, evet. Ama nasıl bir umut? Kötümserlik, evet. Ama nasıl
bir kötümserlik? Alarm zilleri neler? İmdat freni nerede, kullanma
kılavuzu ne diyor? Bilimkurgu eserlerden temel siyasal metinlere, kapitalist
barbarlığın “normalliği” ve çıkış yolları..
Dünya çapında birçok firma, çalışanlarının sağlığını ve genel halk sağlığını gerekçe gösterek çalışmalarını ve etkinliklerini iptal etme kararları almaya başladı. Bu tür bir karar, neredeyse milyar dolarlık yatırımların ortadan kalkması, küçük ve orta büyüklükteki işletmelerin ihtiyaç duyduğu yıllık cirolarını çıkaramaması, garsonlardan, saat başına ücret alan öğretmenler kadar sayısız düşük gelirli çalışanın ay sonunu (ve hatta yıl sonunu) getirememesi gibi büyük ekonomik zararları olan bir karar.
Koronavirüsü bunca ölümcül kılan, bu dizginsiz kalmış kapitalizmin son otuz yıldır dünyanın dört bir yanında kamusal sağlık sistemini tarumar etmiş olması değil mi? İşçilerin “ölümüne çalıştırılmasının”, ABD’den Türkiye’ye, dünyanın dört bir yanında bir metafor olmaktan çıkıp gerçek, yaşanan bir deneyime dönüşmesi kapitalist barbarlığın o gemiyi azıya almış “normali” değil mi?
Bu koşullarda, hele hele “covid kapitalizmi” devrinde, iyimserlikten çok kötümserliğe ama devrimci sıfatlı bir kötümserliğe ihtiyacımız var. Kıyısında durduğumuz uçuruma düşmemenin ancak aşağıdakilerin eylemleriyle mümkün olduğunu savunan aktivist bir kötümser duyarlılığı seferber etmeliyiz. Felaket komünizminin bu devrimci kötümserliği, Walter Benjamin’in o meşhur ifadesiyle uçuruma doğru son sürat gitmekte olan lokomotifi durduracak imdat frenine asılmak ya da Bong Joon-ho'nun Snowpiercer'ındaki gibi bizzat lokomotifi infilâk ettirmek çabasıdır…
Dünya çapında birçok firma, çalışanlarının sağlığını ve genel halk sağlığını gerekçe gösterek çalışmalarını ve etkinliklerini iptal etme kararları almaya başladı. Bu tür bir karar, neredeyse milyar dolarlık yatırımların ortadan kalkması, küçük ve orta büyüklükteki işletmelerin ihtiyaç duyduğu yıllık cirolarını çıkaramaması, garsonlardan, saat başına ücret alan öğretmenler kadar sayısız düşük gelirli çalışanın ay sonunu (ve hatta yıl sonunu) getirememesi gibi büyük ekonomik zararları olan bir karar.
Koronavirüsü bunca ölümcül kılan, bu dizginsiz kalmış kapitalizmin son otuz yıldır dünyanın dört bir yanında kamusal sağlık sistemini tarumar etmiş olması değil mi? İşçilerin “ölümüne çalıştırılmasının”, ABD’den Türkiye’ye, dünyanın dört bir yanında bir metafor olmaktan çıkıp gerçek, yaşanan bir deneyime dönüşmesi kapitalist barbarlığın o gemiyi azıya almış “normali” değil mi?
Bu koşullarda, hele hele “covid kapitalizmi” devrinde, iyimserlikten çok kötümserliğe ama devrimci sıfatlı bir kötümserliğe ihtiyacımız var. Kıyısında durduğumuz uçuruma düşmemenin ancak aşağıdakilerin eylemleriyle mümkün olduğunu savunan aktivist bir kötümser duyarlılığı seferber etmeliyiz. Felaket komünizminin bu devrimci kötümserliği, Walter Benjamin’in o meşhur ifadesiyle uçuruma doğru son sürat gitmekte olan lokomotifi durduracak imdat frenine asılmak ya da Bong Joon-ho'nun Snowpiercer'ındaki gibi bizzat lokomotifi infilâk ettirmek çabasıdır…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder