9 Nisan 2013 Salı

İlk Patlamadan Evrenin Doğuşuna Kadar

Evrenin bir bütün olarak alışkanlıklarımızla bağdaşmayan ve tasarlama yeteneğimize hiç de uymayan bambaşka birşey olduğunu bulma başarısı Einstein'ın Relativite Kuramı'na aittir.  Söz konusu anlayışın ortaya çıkışı sanılanın tam tersine soyut düşünceler değil deneysel sonuçlardı. Einstein sonsuz büyüklükte hızların olmaması gerektiği sonucuna ulaşmıştı; çünkü bu evrendeki mümkün en büyük uzaklıkların bile herhangi bir zaman süresi geçmeden ''anında'' aşılması anlamına geliyordu ki bu da apaçık bir saçmalıktı. Sonsuz büyüklükteki hızlar yoksa,  o zaman herhangi bir en üst hız, kimsenin ve herhangi bir şeyin, aşamayacağı bir üst sınır hızı olmalıydı. Yani ışık hızının hiçbir şeyin aşamayacağı en üst sınır hız olduğunu kabul etmek gerekiyordu.
 Son yüzyıllarda yaptığımız doğa araştırmaları boyunca, gerçekliğin sandığımızdan farklı olduğuna kendimizi  hep alıştırmak zorunda kaldık. Ancak bu olaylardan hiçbirinde ''bu neden böyledir'' sorusuyla uzun süre oyalanmadık. Işık hızı konusunda da farklı davranmamız gerekir. Hiç kimse ışık hızının neden en yüksek hız olduğu sorusunun cevabını veremez. Einstein bile...
 Evreni içinde tutan güce beynimzde ve gözümüzde canlandırmamız, açık seçik kavramamız olanaksızdır. Aynı şey ışık hızından çıkan kaçınılmaz sonuç içinde geçerlidir. Bu sonuçlar relativite kuramının özünü oluşturur. Kafamızda canlardırmamız mümkün olmayan, matematik formülleriyle açıklanabilecek bir kuramdır bu. Gökbilimcilerin kullandıkarı aletlerle inceledikleri yada görüntüledikleri gökcisimleri gerçekte birer yanılsamadır. Çünkü ışık hızının sınırlılığından ötürü bize 10 ışık yılı uzaklıktaki bir yıldızı ancak 10 yıl önceki haliyle görürüz. Biraz düşünecek olursak sadece bu durum bile ''eş zamanlı'' kavramını işe yaramaz ve aslında bomboş bir kavram yapıp çıkarmaktadır.
 Hiç değilse bu eş zamanlılıkla yetinmeden önce, işin içine çok karmaşık bir durumun daha girdiğini bilmeliyiz. Zamana ilişkin her açıklama, zamanı her belirleme çabası mekan koşullarınıda göz önünde bulundurmak zorundadır. Başka deyişle zaman ile mekan ilişki içindedir.
 Bu düşünceleri tutarlı bir biçimde geliştiren Einstein zamanın ışık hızına yakın hız bölgelerinde daha yavaş geçtiği, ayrıca, gerçekte enerjinin yalnızca belirli bir durumdaki biçimi olduğu sonucuna vardı. On yıl sonra 1915 te mekanında tıpkı zaman gibi, mutlak olmasının imkansız olacağı görüşüne vardı. Bunun neden böyle olduğu yine içinden çıkılması zor matematik formülleriyle açıklanabilir.  Bugün bütün dünyada relativite kuramından kuşku duyacak tek bir matematikçi veya fizikçi olmadığını bilmek bizim için yeterlidir.
 Einstein tasarlanması tümden olanaksız duruma ilişkin birşeyler öğrenebilmek amacıyla  matematik formüllerine başvurduğunda bu evrenin mekanının bükük ve sınırlı olduğu yanıtını aldı.
 Hemen bir alt düzlemde buna çok benzer, göz önünde canlandırılması mümkün bir mekan durumu bulunmaktadır. Küre yüzeyinden söz ediyoruz. Bir kürenin yüzeyi iki boyutlu bir düzlem olarak düşünülebilir. İki boyutlu düzlem hemen en yakın bir üst boyutta yani üçüncü boyutta bükülmüştür. Bu bükülmüşlüğün sonucu olarak bu yüzey sonsuz büyüklükte değildir; ama aynı zamanda da sınırsızdır.
 Sınırsızlık, ama kendi içinde kapalı bir sonluluk gibi iki özelliğin birleştirilmesi ilk bakışta ne kadar çelişkili görünürse görünsün, herkes yassı bir yüzeye bakarak söylenenin doğru olduğunu kolayca görebilir.
 Bu formüllerle sunulan bilgi bizi baştan beri üzerinde durduğumuz düşünce açmazından kurtardığı için sevindiricidir. Smut olarak tasarlamamız olanaksız olsa da bundan böyle hiç değilse, evrenin sınırsız olduğunu ama sonsuz büyüklükte olamayacağını biliyoruz.
Üç boyutlu evren bir sonrakiüst boyutta bükülmüşse dördüncü bir boyutun gerçekliğinin kanıtı olarakk görmemiz ve bu kadarıyla yetinmemiz alka yatkın gözüküyor.
 Bu arada Einstein'ın kafasını karıştıran küçük bir ayrıntı daha vardı. Bükük evreni açıklayıcı yeni formülün diliyle uğraşırken, her dikkatli yakalışımında evrenin dengede olamayacağı sonucunu çıkarıyordu. Formüllere bakılacak olursa, bu formüllerin ifade ettiği tarzdaki bir büküb evren süreklilikten yoksun olmalıydı. Evrenin özelliklerini bir bilmece gibi içeren bu matematik formüllerine göre bu sonlu ve bükük evren ya kendi içine doğru büzülüp yok olacak; yada heryöne doğru dağılacaktı.
 Bu arada ikinci sansasyonel buluşu yapmakta Hubbel'a nasip oldu;yani evrenin şiştiği genişlediği buluşu.  evren sonlu olmakla kalmayıp aynı zamanda dengedede değildi. Sonsuz bir mekana yayılmadığı gibi sonsuza kadar dengesini koruyup sürüp gideceğe de benzemiyordu.
 Geçen her an evrenin değiştiği ve her yöde hızla genişlemesi sonucunda içindeki maddenin de gitgide inceldiği kesin. Ayrıca evrenin patlama halinin yada şişme hareketinin alabildiğine uzun  yada sonsuz bir zaman aralığına yayılamayacağı bellidir. Başka deyişle bilim adamlarınında söylediği gibi büyük patlamadan bu yana evren sürekli büyüyüp genişlemektedir...

Hoimar Von Ditfurth/Dinazorların Sessiz Gecesi S.20-58 Düzenlemiştir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder